Yeni Medya Kongresi’nde “Her Şeyin İnterneti” Atölyesi

B1S_EGhIUAAFvm8

Bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Yeni Medya Kongresi’ne hem bir bildiri sunarak hem de bir atölye düzenleyerek katılacağım.

Gözetim bölümünde sunacağım “Robotun Gözü: Yeni Medyada Göz, Görme ve Görünmezlik” isimli bildirimde internet, bilgisayar ve göz üzerine yaptığım ve hâlâ devam etmekte olan çalışmalarımdan bir kesiti ele alarak bu alan içerisinde görmeyi nasıl anlayabileceğimizi ve onu sınıflandırmanın mümkün olup olmadığı üzerinde durdum.

Bununla birlikte kongrenin ilk günü olan 26 Şubatta “Her Şeyin İnterneti: Internet of Things – Bilgisayar ve İnternetin Geleceği Üzerine” başlığıyla bir atölye gerçekleştireceğim. Atölyenin duyuru metni şöyle:

İnternetin geçirdiği gelişim belki de insanlık tarihinin gördüğü en hızlı teknolojik ilerlemelerden birisi. 1980-90’ların “bilgi süper-otobanı”, “dijital ütopyası”, 2000’lerin “Web 2.0″ı ve “Yeni Medya”sıydı. Bilgisayarlar ve internet ile her geçen gün gücümüzün ve gelişimin sınırlarını zorladık ve daha ne kadar ileriye gidebileceğimizi görmeye çalıştık.

Şimdiyse yeni bir eşiğe doğru yaklaşıyoruz. Internet of Things (Şeylerin İnterneti), internetin ve bilgisayarların bildiğimiz tanımlarının ötesine geçişimizin adı olacağa benziyor. Artık bilgisayarları kullandığımız birçok aletin içerisine yerleştirebiliyor hatta kendi bedenimize bile ekliyoruz. Akıllı arabalar ile bilgisayarlar ile ulaşımımızı sağlamaya başladık ve yakında akıllı evler ile birbirine bağlı bir grup bilgisayarın içerisinde yaşayacağız. Eskiden bilimkurgunun konusu olan tüm bu teknolojilerin büyük bir kısmı artık gerçek, geri kalanlar ise çok yakında gerçek olacak.

Bir gelecek şoku yaşamamak ve hazırlıksız yakalanmamak için tüm bunları takip etmek ve üzerine düşünmek gerekiyor. Karşımızda nelerin olduğunu, yakın gelecekte nelerle karşı karşıya olacağımızı, bunların olumlu ve olumsuz yanlarını, çözeceği ve karşımıza çıkaracağı yeni sorunların üzerine şimdiden düşünmemiz gerekiyor. Özetle, internetin ve bilgisayarların geçirdiği bu evrimin ne anlama geldiğini çözmemiz gerekiyor.

Bu konuşma, internetin ve bilgisayarların yakın geçmişinden ve Internet of Things’in doğuşundan başlayarak olası yakın gelecekleri ele almayı, Internet of Things’in anlamını ve yakın gelecekte hangi anlamlara gelebileceğini, bazı temel sorulara cevap vermeyi ve birçok yeni soru sormayı amaçlıyor.

Bunun teorik bir atölye olacağını ve amacının yakın geleceğe dair düşünmeye, strateji geliştirmeye ve kurgular yaratmaya yönelik olduğunu belirtmemde fayda var. Bu iki saat boyunca birçok farklı alan üzerine konuşacak ve konuya mümkün olduğunca farklı açılardan bakacağız. Tüm bunların hem dünya genelinde hem de Türkiye özelinde nasıl sonuçları olabileceğini, yakın gelecekte nelerle karşılaşabileceğimizi göstermeye çalışacağım.

Kongre programına buradan, atölyelerin programına da buradan ulaşabilirsiniz. Kongreye katılım için websitesinden kayıt olmak dışında herhangi bir şey yapmanız gerekmiyor, atölye için kişi sınırımız olmasa da duyuru sayfasındaki mail adresi yoluyla kayıt yaptırmanız tavsiyemdir.

Gereksiz Takıntılar Aleminden Selam Olsun!

Kişisel bir blogu aktif tutmak aslında göründüğünden zor bir iş. Üstelik kimi zaman, benim sıklıkla yaşadığım gibi, gerçekten yazmak isteseniz ve hatta yazsanız bile yayınlamakta zorlanabiliyor, hatta yayınlamak istemeyebiliyorsunuz.

Bunun birçok sebebi var elbette. En başta gelen, ve benim en çok kafa yorduğum, hangi yazdığımı nerede yayınlasam problemim. Birkaç farklı blog/blog benzeri hesabım var ve mümkün olduğunca bunları belli bir konsept veya amaç ile kullanmaya çalışıyorum. Ancak bu pek de mümkün olmayabiliyor çoğu zaman. Şimdilik bir denge tutturmuş gibi hissediyorum ama her an canımın sıkılmasıyla her şeyi altüst etme ihtimalim de söz konusu.

Blogu aktif tutmakta zorlanmamın bir diğer sebebi, aslında blogumda yapmak istediğim şeyi tam anlamıyla beceremiyor olmam. Bu blogu ilk kurduğumda -ilk hâli olarak 2008’de açtığım Blogspot versiyonunu kabul ediyorum- amacım aklıma gelen her şeyi yazmak, bir anlamda herkesle istediğimi paylaşabileceğim bir günlük gibi kullanmak vardı. Zaman geçtikçe daha “kaliteli” içerikler mi yapsam, düzenli seriler mi olsa derdine girdikçe eski hevesimi kaybeder gibi oldum. Şimdiyse tekrar bunu yakalamak derdindeyim; herhangi bir şey üzerine değil de sadece yazmak istediğimde gelip yazacağım, bir de yaptığım şeyler hakkında duyuru yapacağım zaman buraya yazmayı planlıyorum. Bu sayede ilk zamanlarımdaki gibi daha sık ve daha rahat yazdığım bir yer olacağını ve bu sayede beynimdeki yazma kaslarını daima zinde tutacağımı umuyorum.


Bir diğer büyük derdim de hangi dilde yazsam meselesiydi. Bir süredir bazı şeyleri yazmak istediğimde acaba bunu İngilizce mi yazsam yoksa Türkçe mi diye düşünürken yazmaktan uzaklaştığımı ve yazma keyfimi kaçırdığımı fark ettim. Bunu düşünmemin de aslında birkaç farklı sebebi vardı. Birincisi bazı konularda her ne kadar Türkçe yazmak istesem de, konuya dair tartışmaların hemen hepsinin İngilizce olmasından dolayı bu tartışmalardan kopma riskine girmeli miyim sorunu. Yani tartışmaya dahil olmalı mı yoksa onu farklı bir dilde yeniden başlatmalı mı meselesi. Buna hâlâ kesin bir cevap bulamadım. [Bir noktada bunun meşhur FoMO ile alakası olabileceğini düşünmüyor değilim. Bilemedim.]

Bir diğer sebebi de açıkcası Türkçe yazdıklarımın İngilizce olanlara kıyasla çok daha az okuyucu çekiyor olmasıydı. Ve işin ilginci, İngilizce yazdıklarıma gelen okuyucuların büyük bir kısmı da yine Türkiye’den oluyordu. Benzer konularda Türkçe yazdıklarım doğru düzgün okunmazken İngilizce yazdığım az sayıda yazı neredeyse toplamından fazla okunmakta. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum ama Türkçe yazmak konusunda ciddi bir şekilde heves kırıcı olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur.

Belki de bunun sebebi benim ilgilendiğim konuların başkalarına yeterince ilginç gelmemesi olabilir. Belki de kendimi “ilgi çekici” hâle getirmem lazım. Sebebi ne olursa olsun böyle bir durum var. Ama buna kafamı takmamın bana bir faydası olmadığının da farkındayım. O yüzden bu da bir süredir kafama takılan ama artık umursamadığım şeyler listesine girdi. Eğer hâli hazırda bir sınırlaması olmayan bir yerde yazıyorsam canım nasıl isterse öyle yazmayı, o an aklımdan geçen neyse onu yapmayı alışkanlık hâline getiriyorum tekrar.


Aslında tüm bu yazdıklarım kendimle alakalı bazı kişisel sıkıntılarımı aşma çabası. Kendime dair çok fazla önyargım olması, kendimi sınırlamalarım ve hatta kimi zaman daha büyük meselelerimle ilgili. Ve bunlar sadece yazarken ya da bir şeyler üretirken değil, hayatımın her alanında beni sıkıntıya sokan şeyler. Bunları aşabilmek için de üstüne gitmekten başka bir yol olmadığını, bunların ne kadar saçma ve aslında bana zarar veren şeyler olduğunu sadece sözle değil eylemlerimle kendime göstermem gerektiğini anlıyorum artık. Burada böyle açık bir şekilde tüm bunlardan bahsetmeye çalışmam da bunun bir parçası.

Bazen benden başka kimsenin umursamayacağı şeyler hakkında yazmak istiyorum, kimsenin ilgisini çekmeyecek konular. Zevk aldığım şeylerden dilediğince bahsedebilmek, öfkelendiğimde tepkileri umursamadan bunu dile getirmek, birinin aptalca bir hareketini gördüğümde çekinmeden söylemek. Ama kendi içimde bunları yap(a)mamamı sağlamak için o kadar çok sınırlama koymuşum ve bunları o kadar içselleştirmişim ki, bana yarattıkları sorunları bile göremiyordum. Başkaları bunu söyledikçe ve bunun nasıl yan etkileri olduğunu gördükçe farkına varmaya başladım.

Bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğimi biliyorum. Kendimle daha rahat olmam gerekiyor. Saçma sapan şeylere kadamı takmaktan vazgeçip elimdeki ve etrafımdaki onlarca şahane şeyin tadını çıkarmak istiyorum. Daha doğrusu artık istemek yerine bunu yapacağım, kendimi bunu yapmaya zorlayacağım.

Şu Anda Çalan: Noveller – Fantastic Planet (Bandcamp)(Spotify)

[PS. Yakında bir süredir kafamın bir köşesinde dönen, yeni yeni şekillenen bir projemi hayata geçirmeyi planlıyorum. Ayrıca bir süredir kenarda kalan bazı şeyler de tekrar canlanacak. Beklemede kalın.]

Peerio: Yeni Bir Güvenli İletişim Alternatifi

Snowden, internetin nasıl büyük bir saldırı altında olduğunu ve kriptografinin hâlâ işe yaradığını bizlere göstermeye başladığından bu yana ciddi bir değişim sürecinin içine girdik. Bu sürecin en büyük katkılarından birisi de, yeni nesil iletişim uygulamalarının büyük bir kısmının güvenliği ve kriptografiyi ciddiye almaya başlamasıydı. (Whatsapp’ın Textsecure ekibi tarafından yaratılan güvenlik altyapısını kullanmaya başlaması gibi.)

Bu süreç içerisinde kendi adıma büyük bir hayranlıkla takip ettiğim yazılımcılardan birisi Nadim Kobeissi‘ydi. Öncesinde Cryptocat ile tanıdığım Nadim, önce miniLock isimli uygulamasıyla PGP/GPG gibi ortalama bilgisayar kullanıcısının alışmakta ya da günlük hayatına entegre etmekte zorlanacağı dosya şifreleme yöntemlerine güzel ve kullanışlı bir alternatif ortaya koydu. Her ne kadar aktif bir şekilde kullanan kaç kişi olduğunu bilmesem de benim tavsiye edebileceğim sistemlerden birisi.

Geçtiğimiz haftalarda ise yeni bir mesajlaşma sistemiyle karşımıza çıktı Nadim. Peerio adını verdiği bu yazılım, birçok anlamda oldukça kullanışlı ve gelecek vaad eden bir sistem olacağa benziyor. Sadece güzel görünmesi ve kullanmasının hemen herkes için kolay olması değil, kullanıcılarının güvenliğini en büyük önceliklerinden birisi olarak görmesi de Peerio’yu benim için önemli bir proje hâline getiriyor.

Peerio’nun temiz ve kontrolü kolay arayüzünü sadece mesajlaşmak için değil, aynı zamanda güvenli bir şekilde dosya göndermek için de kullanabiliyorsunuz. Bir anlamda Peerio tek başına Gmail gibi bir iletişim yolunu size sağlıyor, hem de daha güvenli bir şekilde.

Peerio’nun (ve Nadim’in tüm projelerinin) sevdiğim bir diğer yanı da her bilgisayar kullanıcısının kullanabileceği bir şekilde bunları sunuyor olması. Mac ve Windows içinde kurabilir veya Chrome app‘i olarak kullanabilirsiniz. Yakında iOS ve Android için de gelecek. Eğer “kodunu görmeden güvenmem” diyorsanız da, kodları GitHub’da mevcut. Ayrıca Peerio tamamen GPL lisanslı.

Eğer denemeye niyetliyseniz benim Peerio kullanıcı adım ahmet, gelip merhaba diyebilirsiniz. Ancak kullanacak herkesin bu uygulamanın hâlâ beta olduğunu ve dikkatli kullanılması gerektiğini (anlamı: Peerio henüz büyük sırlar sızdırmaya hazır değil) unutmamasında fayda var.


Kısmen alakalı bir not düşmek istiyorum burada. Özellikle yazılım camiasında güvenlik söz konusu olduğunda Linux’ta direkt olarak çalışmayan yazılımlara ya da daha genel olarka Linux temelli olmayan hemen her şeye karşı bir önyargı var. Bunun sebebini anlamak mümkün, sonuçta gerçekten ne yaptığını bilen insanlar genellikle dışarıdan paranoyak görünmekte ve haklı olarak birçok şeye ciddi bir şüpheyle yaklaşmakta. Bu yüzden de daha güvenli bilgisayarlar isteyenlere, ortalama kullanıcı için neredeyse imkansız olabilecek şeyler önermekteler. (Bunların bile kimi zaman işe yarayamayacağını Quinn Norton çevirisini yaptığım “Her Şey Bozuk” makalesinde çok güzel anlatmıştı.)

Bunların imkansız olmasının birçok sebebi olabilir: çalışmak için ihtiyaç duydukları şeyleri bu değişikliklerden sonra yapmalarının neredeyse imkansız ya da gerçekten zor olacak olması; kökten alışkanlık değişimlerine ayak uyduramayacak hayatlar sürdürmeleri veya tüm bu programları veya yeni işletim sistemlerini öğrenmelerinin çok zor olması gibi. Böyle insanlara tepeden bakarak ya da onlara başka yol olmadığına dair kıyamet senaryoları yazarak bir yere varılabileceğine de çok inanmıyorum.

Bu yüzden Peerio gibi projeleri ve bunların başarmaya çalıştıkları şeyleri gerçekten önemsiyorum ve elimden geldiğince desteklemeye çalışıyorum. Çünkü insanlara alternatifler sunabilmenin ve onlara her zaman -bir noktaya kadar- yapabilecekleri bir şeyler olduğunu söylemenin, diğer seçeneklerden daha çok faydası olacaktır. Ayrıca herkesin tehdit seviyesi “ölümüne anonimlik” olmayabiliyor.

Bunun yanı sıra karşımızdaki temel sorunun çözümünde sadece daha güvenli yazılımlar kullanmanın ya da hepimizin distopik cyberpunk romanlardan fırlamış hayatlar yaşaması olduğunu da düşünmüyorum. Bunun yerine herkesin de kullanabileceği güvenli yazılımların yanında genel olarak güvenlik, anonimlik ve gözetim konusundaki toplumsal, siyasi ve ekonomik algının değiştirilmesi ve şu an başımıza dert olan kötüye kullanımların herkes tarafından kötü olarak algılanmasını sağlamak için çabalamak gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlü ne yaparsak yapalım, toplumun gözündeki paranoyaklar etiketinden kurtulmak tüm gördüklerimize rağmen hâlâ çok zor. Ve Peerio gibi herkesin kullanabileceği yazılımlar, güvenliğin ve gizliliğin herkesin kullanabileceği ve ihtiyaç duyabileceği doğal şeyler olarak görülmesine ciddi katkı sağlıyor. Çünkü ortalama insanın gözünü korkutmayan, günlük hayatlarında kullandıkları birçok şeyden farksız ve onlar kadar rahat.

İnadına #JeSuisCharlie

Charlie Hebdo 1178Türkiye’de ifade özgürlüğü diye bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Bugün olanlarla birlikte bir kez daha çok güzel anladık. Özetleyelim:

  • Cumhuriyet gazetesinin dağıtımında sıkıntılar yaratıldı, yukarıda kapağını gördüğünüz sayıdan sadece 4 sayfa yayınlamalarına rağmen başlarına gelmeyen kalmadı.
  • Uykusuz, Penguen ve Leman’ın “Je Suis Charlie” kapaklı sayılarının dağıtımında sıkıntılar olduğu söylentileri var.
  • Tüm bu yayınlar tehdit ediliyor. Sadece “hassas vatandaş” değil, bildiğiniz gazeteciler, hükümet temsilcileri de bu tehditleri destekleyenler arasında.
  • Tam da bu sıralarda MİT’in Suriye’ye silah götürdüğüne dair belgeler yüzünden Twitter ve Facebook için sansür kararı çıkartılıyor.
  • Ben bunları yazmaya başlamadan önce gelen mahkeme kararıyla yukarıda gördüğünüz kapağı yayınlayan tüm sitelerin engellenmesi kararı çıkartıldı.

Madem öyle, bu durumda ifade özgürlüğü için inat etmekten başka çare kalmıyor. Kapağın tam versiyonu yukarıda, tıklayıp indirebilirsiniz. Aşağıda da internetlerdeki bir güzel insan tarafından Fransızca versiyonun tamamının taranmış hâli var, İngilizcesini bulur bulmaz buraya yükleyeceğim onu da.

Cumhuriyet’in 4 sayfalık ekini de burada bulabilirsiniz.

Güncelleme (16:54): T24 büyük bir adım attı ve sayının tamamını Türkçe olarak yayınladı. Kendilerini tebrik ediyorum! Buradan okuyabilirsiniz.

Hatta Türkçe kapağı da yükleyeyim buraya:

uncut_charlie-hebdo-kapak-sayfasi_117611638

Dünyadaki en özgür basına sahip ülkeden sevgilerle!


What happened in Turkey today:

  • Newspaper Cumhuriyet wanted to published 4 page selection from the latest Charlie Hebdo. Police raided the trucks delivering newspaper and checked what has been printed.
  • There are rumors about latest issues of satire newspapers Uykusuz, Penguen and Leman are having distribution problems and some places selling these refusing to sell. Also AFAIK Cumhuriyet having same problems too.
  • Lots of “concerned citizen” threatens these newspapers and also people defends Charlie Hebdo or these newspapers, including some journalists and government officials.
  • Court ordered block for Twitter and Facebook because leaked documents from Turkish Intel MİT claimed that MİT delivered guns to jihadists at Syria.
  • And another court order banned publishing the cover of latest Charlie Hebdo issue and all websites publishing the cover will be banned.

UPDATES

  • 17.00: A Turkish news-site, T24, decided to publish all of th latest Charlie Hebdo issue in Turkish, despite the threats to Cumhuriyet. You can see it here. Also lots of people uploads the cover on their accounts too.

Of course, after all of this, a stubborn like me would not waste any time to post this on his blog :)

Cheers from the country which has the most free country in the world, according to Erdoğan.

Elindeki Potansiyeli Reklam Geliri Uğruna Çöpe Atmak: Ezgi Başaran’a Cevaben

Dün Ezgi Başaran’ın Radikal’deki köşesinde yayınladığı “Radikal Teşekkür” yazısı, özellikle Twitter’da oldukça konuşuldu ve tartışıldı. Elbette bunun en önemli sebebi Radikal’in dijitale taşınmasıyla birlikte geçirdiği değişimin birçok kişi tarafından memnun edici olmaması ve buna rağmen Ezgi Başaran’ın “Çok iyi gidiyoruz, bakın ne kadar tıklandık” şeklinde bir yazıyla bu eleştirilere cevap veriyor olmasıydı.

Aslında bir süredir hem Radikal’in yeni hâlini, hem de genel olarak Türkiye’de dijital yayıncılığın ve gazeteciliğin nasıl yanlış anlaşıldığı ve bunun nasıl sorunlara neden olduğu hakkında yazmayı planlıyordum. Ezgi Başaran’ın yazısını okuyunca, geç bile kaldığımı fark ettim.


En başta şu çok tıklanma meselesine değineyim. Artık internette niceliğin bir önemi kalmadı. Takipçi satın alınabilen, birçok farklı yolla tıklanma sayılarının arttırılabildiği ve bunların aslında websitenize reklam verenler dışında kimse tarafından önemsenmediği bir dönemde tıklanma sayısı artık övünülecek bir değer olmaktan çıktı. Bunu uzunca bir süredir dünyadaki birçok medya araştırmacısı ve akademisyen dile getirmekte ama pek dinleyen yok. Böyle büyük sayılar reklam geliri olarak dönmeye devam ettiği sürece de kimsenin önemseyeceğini sanmıyorum.

Radikal’deki yayıncılığın niteliğinin düşüşünü de “nefes almak ve aldırmak” bahanesiyle kurtarmak istemiş Ezgi Başaran. Oldukça zayıf bir savunma. İnternette sınır yok, bir websitesinde de sunucularınız yettiği sürece istediğiniz kadar yayın koyabilirsiniz. Ama Radikal nitelikli haberler bulmanın neredeyse imkansız hâle geldiği, özel haberler yazan gazetecilerini birer birer kapı dışarı eden bir yer. Nefes aldırmak istiyorsanız hepsini birlikte de yayınlayabilirdiniz, sonuçta nefes almak isteyen sizin “click bait”, magazin linklerinize tıklar, haber almak isteyen dğerlerine. Ama Radikal artık nefesten başka hiçbir şey almanın mümkün olmadığı bir haber sitesi oldu.


Ama tüm bunların arkasında benim gördüğüm daha büyük bir sorun var ve bu sorun dünyanın geri kalanı için artık kabul edilip çözülmeye çalışırken henüz Türkiye’ye yeni gelen bir şey.

İnternette niceliği nitelikle eşdeğer tutma ve bunu internette yapılan her şeyin temelindeki algı olarak yerleştirme gibi bir hastalık söz konusu. İçeriğin kalitesi, değeri, ne kadar özenli yazıldığı ya da gerçekten bir şey söyleyip söylemediğini önemsemeden; sadece tıklanabilecek şeyleri daha da tıklanabilir hâle getirerek yayınlama hastalığı bu. Eskiden “Buzzfeedleşme” diyordum buna ama Buzzfeed bile bu yayın politikasındaki sorunları fark ederek daha nitelikli yayınlar yapmak için çaba gösteriyor (İşçi haberleri muhabiri, dünyanın birçok ülkesinden yazar veya araştırmacı gazeteciler almak gibi mesela).

Radikal’de (ve Türkiye’de internet yayını yapan birçok kurumda) bu hastalığı görmek mümkün. Yayınladıkları şeylere, başlıklarına, yazılarını internette duyurma biçimlerine ve maksimum tıklanma almak için gösterdikleri çabaya bakarak bunu görmek mümkün.

Ancak burada modalar hep geriden takip edildiği ve çok fazla üzerine kafa yorulmadan görülen her şey kopyalandığı için şu anda bu konuda yapılan tartışmalar ve yeni yollar için gösterilen çabaların hiçbiri görülmüyor. Son zamanlarda yayına başlayan çevrimiçi haber yayınlarına ve sitelere baktığınızda ilk fark edeceğiniz şey hepsinin nitelikli yayınlar yapmayı, “clickbait”den uzak durmayı ve bunun gibi bir önceki dönemin sorunlarını geride bırakmayı hedeflediklerini görebilirsiniz. Çünkü bunun ne kadar sorunlu olduğunu ve internetin potansiyellerini boşa harcamaktan başka hiçbir işe yaramadığını görüyorlar. Buzzfeed eskiden listicle için girilip vakit öldürülen bir siteyken şu anda ciddi araştırmacı gazetecilik işleri yayınlıyor ve bunu yaparken, Ezgi Başaran’ın deyimiyle “nefes alınacak yerleri” de eskisi kadar merkezde olmasa da yayınlamaya devam ediyor. Quartz, The Intercept, Daily Dot ve bunun gibi birçok diğer yeni örneğe girmeye gerek bile duymuyorum.

Sonuç olarak Ezgi Başaran şu anda Radikal’in gitmekte olduğu yolu savunmakta ısrar edebilir ama birçok anlamda artık gerçekten haber almak için tercih etmediğim sitelerden birisi olduklarını ve birçokları için de durumun böyle olduğunu bilmesi gerekiyor. Sırf tıklanmak için atılan başlıklar, içi boş haberler, okunmaya değer bir şeyler bulmanın imkansızlığı bunların sebeplerinden bazıları.


Yazıdaki birkaç detaya daha değinmek istiyorum. En başta da “şikayet ediyorsunuz ama okuyorsunuz” kısmına.

Ayrıca kızıyorsunuz ama çok da okuyorsunuz televizyon ve magazin dünyasıyla ilgili haberleri.

Radikal’in tıklanma sayısının artmış olması Radikal’in eski okuyucu kitlesinin hâlâ okumaya devam ettiği anlamına gelmez. Bu değişimden benim gibi şikayet edenlerin ciddi bir kısmı artık Radikal’i takip etmeyi bıraktı. Böyle tamamen yanlış bir veri analizini Ezgi Başaran’a, bir gazeteci olduğu için, hiç yakıştıramadım.

Türkiye gündemi ne zaman sallansa, dünyada ve bu topraklarda ne zaman taşlar yerinden oynasa bize geliyorsunuz. (Rakamlar yalan söylemez!)

Bu cümle, özellikle de parantez içindeki o ünlemle yazılan tespit içimi acıttı, Ezgi Başaran için üzüldüm desem yeridir. Rakamlar yalan söylemezmiş. Ezgi Başaran hiç mi istatistik üzerine okumadı acaba ya da internette nicelik temelli araştırmaların ne kadar sorunlu ve sıkıntılı olduğunu? Acaba son zamanların moda kavramı olan “big data”nın en büyük sıkıntısının başlı başlına “rakamlara güvenilemeyeceği” olduğunu duymadı? Rakamlar eğer isterseniz çok güzel yalan söyler, basit analytics sonuçlarından böyle büyük çıkarımlara gidilmez, giderseniz inandırıcılığınız kalmaz (bu konuda kaynak göstermeye bile gerek duymuyorum, bir arama motoruna girip araştırsanız yüzlerce makale ve araştırma bulursunuz bununla ilgili). Ama Ezgi Başaran milyonlarca tıklanan bir sitede yazıyor, benim blogum günde ~100 tıklanma alıyor. Rakamlar ona güvendiğine göre o doğru söylüyordur tabi ki.

(Ayrıca yazarken emin olmak için tarayıcı geçmişime baktım da, bu yazıdan önce aylardır hiç Radikal’e girmemişim. Her ne kadar RSS okuyucumda ekli olsa da açıp okuduğum hiçbir haber olmamış uzun zamandır.* Demek ki herkes koşmuyormuş Radikal’e.)


Her ne kadar bu kadar incelemiş, eleştirmiş olsam da en önemli detayı belirtmeyi unuttum. Bu yazı biz okurlar için yazılmış bir yazı değil, bu yüzden bizi bu kadar rahatsız ediyor. Bu yazı reklam veren, vermeyi planlayan şirketlere ve reklam ajanslarına yazılmış bir yazı. “Böyle ödül aldık, bu kadar tıklanıyoruz” gibi cümleler, 2015’e girerken sitenin reklam gelirini daha yukarıda tutmak ve önümüzdeki yıl alınacak reklamların sayısını arttırmak için yazılmış bir brifingden fazlası değil. O yüzden bu yazıya çok da takılmamıza gerek yoktu aslında.

Ama bundan ders çıkartılıp nasıl internetin potansiyellerini kullanabiliriz üzerine düşünülmesi lazım. İnterneti tıklanıp reklam parası toplamak için kullanmanın gazetecilik olmadığını, burada şu anda elimizde olan imkanlarla gazeteciliğin kalitesini kat kat arttırabileceğimizi görmemiz gerekiyor. Şu anda gerçekten araştırmacı gazetecilik için, özgür yayınlar yapabilmek için geçmişte akla hayale gelmeyecek imkanların içerisinde yaşıyoruz ama tıklanma ve reklam geliri peşinden koşanların “Radikal” gazeteciler olarak anılmasına hâlâ imkan veriyoruz. Bu da bir noktada bizlerin payına düşen ayıp.

*: Bu cümleyi yanlış anlaşılmaları önlemek için ekledim. Radikal'i hiç takip etmeden bu yazıyı yazdığım gibi bir algı oluşmasını istemem.

Uber’e “İstanbul’a Hoşgeldin” Demeden Önce

uber istanbul

Bugün yayınladıkları bir blog postu ile Uber’in İstanbul’daki Black ve XL servislerinin ardından normal taksi servisine de başladığını ve bugünden itibaren Uber’i burada da kullanmaya başlayabileceğimizi öğrendik.

Birçok kişi için bu haber oldukça sevindirici oldu. Sonuçta İstanbul gibi bir şehirde kolay taksi bulabilmek zor iş. Ancak Uber’i dünyanın geri kalanında takip edenler için bu haberin o kadar da sevindirici olduğunu düşünmüyorum. Birçok anlamda sicili kabarık ve sıkıntılı politikalara sahip bir ulaşım şirketi olduklarını birçok kez kanıtladılar.

Elbette ben buradan sizlere “Uber’i boykot edin!”, “Uber İstanbul’dan defolsun!” tarzı sloganlar atmak niyetinde değilim, böyle şeylerin işe yaramadığını ve altı boş olduklarını sıkça gördüğüm için de özellikle uzak duruyorum. Ancak Uber’in buraya gelişi sebebiyle yakın zamanda yaptıkları bazı şeyleri hatırlatmayı ve bu yeni şirketin nasıl bir politikası olduğunu sizlerle paylaşmak istedim. Sonuçta yine kararı verecek olan sizlersiniz.


  • Uber’in Sydney’de “Dalgalı Fiyat” Skandalı: Muhtemelen geçtiğimiz günlerde Sydney’deki rehin alma olayını ve ardından şehirde yaşanan paniği duymuşsunuzdur. Peki o sırada Uber’in ne yaptığını biliyor musunuz? Rehin alma olayının yaşandığı bölgedeki taksi ücretlerini dört katına çıkardı ve bölgeden uzaklaşmak isteyenlerden dört katı ücret alındı. Bunun bir fırsatçılık olduğu ve Uber’in böyle etik dışı bir hareketi nasıl yaptığı internette dile getirilmeye başlanınca Uber bunu ‘iyi niyetli’ olarak yaptıklarını, “amaçlarının bölgeye daha çok taksi sürücüsü çekmek olduğunu” söyleyerek kurtarmaya çalıştı. Sonrasında da bu ücretle yolculuk yapanlara ücretsiz taksi yolculukları hediye ederek durumu telafi etmeye çalıştı ama bu bahaneyle ve hediyeyle durumu kurtarabildikleri söylenemez.

    Özetle, İstanbul’da herhangi bir doğal afet ya da olağanüstü bir olay yaşanırsa Uber kullananlar böyle ücretlerle karşılaşmaya hazır olsun.

  • Uber’in “Tanrı Modu” ve Kullanıcıların Özel Hayatı: Belki de Uber ile ilgili en sorunlu konu bu. Uber’in hizmet verebilmek için konum bilgilerine ulaşabilmesi şart. Ancak bu verileri biriktirmelerinin, analiz etmelerinin ve diledikleri zaman hesabınızla ilişkili olarak kullanmalarının nasıl bir amaca hizmet ettiğini anlamak ilk bakışta güç. Ancak yakın zamanda yaşanan olaylar bu özelliğe neden ihtiyaç duyduklarını öğrenmemizi sağladı.

    Meğerse Uber bunu kendileri hakkında eleştiri yazan gazetecileri takip ederek şantaj yapmak için kullanmayı planlıyormuş. Elbette böyle bir gücü elinde bulundururken sadece bu kadarla kalırlar mı bilinmez. Ancak şirketin büyük yatırımcılarından birisi olan Asthon Kutcher, bir kadın gazetecinin özel hayatını kurcalamakta bir sıkıntı görmediğini de açıkca dile getirmişti.

    Ayrıca Uber’in Android uygulaması da oldukça sıkıntılı. GPS gibi hizmetin gerektirdiği izinlerin dışında istediği ve kullandığı izinlere bakıldığı zaman uygulamanın spywareden farksız olduğunu görmek mümkün. Elbette bunca izni neden istediklerini ya da nasıl kullandıklarını açıklamadılar.

  • Uber Şöförlerinin Mahremiyeti Meselesi: Eğer insanlara ulaşım hizmeti veriyorsanız, bunun için işe aldığınız şöförlerin geçmişine ve nasıl insanlar olduğuna da dikkat etmeniz gerekiyor. Ancak Uber bunu fazlasıyla abartarak, şöförleri yalan makinası ve biometrik analizlerle sağlamaya çalışıyor. Bunların işe yaramayan yöntemler olması bir yana, şöförlerin üzerinde bu kadar baskı kurulması ve haklarında bu kadar veri toplanıyor olması hiç de sağlıklı bir hareket değil. Kullanıcıların olduğu kadar şöförlerin de özel hayatına saygı konusunda sıkıntılı bir şirket Uber.

Daha başka sorunlar da mevcut ama bunların hepsi, temelinde yeni nesil şirketlerin bu kadar çok güç ve kşisel veri karşısında gözlerinin dönmesiyle ve temelde eskiye benzese de, insanlara tamamen yeni ve çok tehlikeli bir ekonomik ve sosyal bakış açısıyla yaklaşıyor olmalarından kaynaklanmakta. İnsanları basit tüketiciler olarak gören ve onlardan mümkün olan maksimum kârı elde etmek için her türlü yolu deneyebilen; bununla da kalmayıp kendilerini bildiğimiz anlamıyla bir şirket olmanın daha da üstünde bir noktaya koyarak dünyayı kendilerine göre biçimlendirmeye girişen bakış açısının belki de en vahşi temsilcilerinden birisi olarak tanımlayabiliriz Uber’i. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Sonuç olarak artık Türkiye piyasasında yeni bir ulaşım şirketi daha var. Bunun etkilerini, neler yaşayacağımızı elbette şu anda kestiremeyiz ancak daha önceki tecrübeleri göz önüne alarak bu yeni şirketi tanımak mümkün. Bir de Türkiye’de bu konulardaki denetimin ve kişisel hâklara ve verilerin güvenliğinin ne kadar kötü durumda olduğunu düşünecek olursak, karamsar olmak için yeterince sebebimiz oluyor. Ancak hayati meseleler olmadıkça toplu taşımadan şaşmayan birisi olduğum için, ben tüm olan bitenleri dışarıdan izliyor olacağım.

Tüm Bu Saçmalıklara İnat

Bir süredir kafamda bazı şeyler dönüp duruyor ve bunlar artık öyle bir noktaya geldi ki beni karamsarlaştırmaktan ve hiçbir şey üretemez hâle getirmekten başka bir şey yapmaz oldular. Bunlardan nasıl kurtulacağımı da bir türlü bilemedim. Bu yüzden buraya dökmeyi ve belki de bunu yazarken bir çözüm yolu bulabilmeyi umuyorum.

Uzun zamandır etrafıma her baktığımda, bir şeyler üzerine kafa yormaya başladığımda iki uçla karşı karşıya kalıyorum. Bir yanda güzel ve yeni şeyler üretmeye çalışan az sayıda insan var, diğer yandaysa ciddi bir şekilde çoğunluğu eline almış olan ve kendi küçük ve cahil dünya görüşlerini herkese dayatmaya çalışan yığınlar ve onların başını çekenler var. Maalesef ikincisi çok kalabalık ve fazlasıyla güçlü.

Normalde bu o kadar kafa takılacak bir durum değil, tarih boyunca hep böyle olmuştur çünkü. Ortalama ve çoğunluk dediğimiz şeylerin yaptığı hep budur. Ve dünyadaki gerçek değişimler ve gerçek güzellikler de hep az sayıda insanın bireysel çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Ve de daima bu insanlar öteki olmuş, tehdit ve tehlike altında olmuşlardır. Ancak özellikle Türkiye’de bu durum hep daha ekstrem bir biçimde yaşanmış ve işin kötüsü, görebildiğimiz kadarıyla bu ekstremlik her kesimden aldığı onayla daha da büyümekte.

Bu da ister istemez insanın karamsarlaşmasına ve ümitsizleşmesine neden oluyor. Farklı bir şey söylemenin ya da bir şeylerin yanlış olduğunu dile getirmenin böylesine zorlaştırılması ve onların istedikleri gibi konuşmayan kimseye yaşama ya da üretme hakkı tanınmayan bir noktaya doğru gidiliyor olması bence şu anda başımıza gelen en korkutucu şey. Sözümona bir liberal kapitalist sistemin içerisinde yaşıyoruz ama dünyanın geri kalanında bu sistemin en azından kısmi anlamda verdiği özgürlüklerden bile nasiplenemiyoruz. Ne yalan söyleyeyim, Türkiye’nin hâlâ cumhuriyete geçebildiğine inanmıyorum ben. 90 küsür yıldır bir işi beceremediler ve bunun en temel sebebi de kurulduğu anda özgürlük yerine aptalca bir dayatmayı tercih etmesiydi. Kaçınılmaz olarak buna doğan tepki de ortalamanın ve cahilliğin yüceltildiği ve bunun dayatıldığı bir sistem olarak hayata geçip şu anda içinde bulunduğumuz duruma düşmemize neden oldu. Elbette bu tepki norm haline gelince, tepedekilerin ve onların yalakalarının her dediği çoğunluk için kesin doğrular olarak görülmeye ve buna eleştiri getirmek de yukarıda bahsettiğim baskıların yaşanmasına neden oluyor. Bu yüzden Yavuz Bingöl ve Alev Alatlı gibiler böyle rahatça saçmalayabiliyor ve sonrasında da zerre utanmadan hayatlarına devam edebiliyorken biz hayattan soğutuluyoruz. Bu yüzden felsefe eğitimi ilkokulda gereksiz ilan edilirken, bir dini inancı 6 yaşından itibaren çocuklara dayatmak makul görünüyor. Bu yüzden bu ülkenin başbakanı ve cunhurbaşkanı cinsiyet eşitliğini gereksiz ve saçma ilân edebiliyor.

Peki tüm bunlar olurken birey olmanın ya da birey olarak kendimizi karamsar ve hiçbir şey yapmak istemeyen bir ruh haline düşmekten kurtarmanın bir yolu var mı? Tüm bunlara inat üretmek, yaratmak, merak etmek, hayal kurmak ve şu hayattan keyif alabilmek mümkün mü? Eğer mümkünse yolu ne ya da bu yolu kendimize nasıl açabiliriz? Bunun üzerine bir süredir ciddi bir şekilde düşünüyorum çünkü tüm bu saçma ruh halinden kurtulmak ve hayatıma devam edebilmek için bir şeyler yapmam gerekiyor.

Bulabildiğim tek şey inat etmek oldu buna çözüm olarak. Tüm bu saçmalığa ve olan bitene karşı inat ederek hayattan keyif almaya ve kendi istediğimiz gibi yaşamaya devam etmemiz gerekiyor. Siyasi alanda ihtiyacımız olan değişimi o pisliğin içine girerek değil, ona dışarıda temel yaratan şeyleri yıkarak, onlara dışarıdan – yani toplumdan, kültür ve sanattan, sosyal hayattan- güç veren her şeyin bizi ezmesini engelleyerek, onları zayıflatarak getirmeyi denemeliyiz. Onlara asla zafer kazanamadıklarını; onlara inat yaşamaya, savaşmaya, üretmeye, hayal kurmaya ve hayattan keyif almaya devam ederek göstermeliyiz. Çünkü zaten dünyadaki tüm değişim ve gelişim siyaset dünyasının dışında olmuştur. Siyaset sadece ona ayak uydurabilenler ve Türkiye’deki gibi ona direnmeye çalışanlardan ibaret.

Bunun günümüze faydası ne kadar olur ya da bunlardan zaten bir fayda beklemek gerekir mi bilmiyorum. Ama eminim ki bu sayede en azından geleceğe iki parça faydam dokunacak ve ben kendi istediklerimi yaparak yaşamaya devam edebileceğim. Eğer istediklerimi yaparak yaşayamayacaksam ya da birilerinin o küçük dünyalarının içerisinde oynamaya karşı direnmeyeceksem zaten yaşamanın pek de bir anlamı yok.

Bu geleceğe dair umutlu olup olmama ya da siyasi görüş meselesi değil. Hayatım boyunca politik görüşüm değişse de her şey üzerine düşünüp sorgulayan ve daima geleceği düşünüp hayal kuran birisiydim. Ama son zamanlarda bu içinde bulunduğum atmosfer beni tıkamaya ve içten içe kendimi yiyip bitirmeme neden olmaya başlamıştı. Yazıyı bitirirken bunu kendi adıma bir yaşama ve inat manifestosu olarak koymaya karar verdim. Çünkü inat etmekten ve yaratmaktan başka kendime bir çıkış yolu bulamadım. Umarım bu gerçekten bir çıkış olur benim için.

(Eğer varsa; imlâ hataları, cümle düşüklükleri ve diğer sıkıntılar için özür dilerim. Mobil olarak bir anlık bir iç dökme halinde yazdım, kontrol etmeden yayınlayıp içimden atmak istiyorum.)