Devrimci 2012: Oturma Odalarımızın Yeni Süsü* [01.03.2012]

(Bu yazım ilk olarak 1 Mart 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korkuyor muyuz?

Evet, hem de oldukça ciddi bir kısmımız korkuyor.

Şimdi bu meselenin nereden çıktığını düşünenler olabilir. Söyleyeyim; geçtiğimiz pazar (26 Şubat) olanlardan çıktı. Şöyle bir bakalım ne olmuştu o gün: En başta Taksim’deki malum miting vardı. Kan kusma, gövde gösterisi yapma ve uluma mitingi. Hani şu içişleri bakanının büyük bir gururla çıkıp konuşma yaptığı miting (gerçi kendisini meydanlarda görmek ilginçti ama).

Kadıköy’de ise miting olmak isteyip de olamayan bir “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, Teslim Olmuyoruz” toplaşması vardı. Toplaşma diyorum çünkü gerçekten ona miting demeye dilim varmıyor. Üstelik ismi de pek bir mânidar hâle geldi şu durumda.

Peki bir bakalım o sırada kimler ne yapıyordu?

Öncelikle milliyetçi ve dindar kesimin büyük kısmı Taksim’i doldurmuştu. Büyük bir gurur, büyük bir coşku ve büyük bir cesaretle. Önlerine gelen herşeyi asıp kesebilecek bir ruh hâlindeydiler. Hatta bunu gerçekleştirmek için AGOS’a doğru yürüyüşe bile niyetlendiler. Biraz daha gaz alabilselerdi onu da yapacaklardı zaten. Onlar için büyük bir zafer sayılabilirdi bile. Neyse ki 6-7 Eylül’e dönüşmeden dağılmayı becerebildiler.

Kadıköy’de neredeyse yeller esiyordu. Alan neredeyse bomboştu, organizasyon tam anlamıyla felaketti. Üstelik korkmadığını ilan eden o kadar çok insan görürken internette, alanın böyle boş oluşu da o cümlelerin altında büyük bir çukur açmıştı. Sayının ve alandaki atmosferin de etkisiyle eylem sonrasında herkes -deyim yerindeyse- “örgütlerine yakışır bir şekilde dağıldı”.

Peki geri kalan o cesur muhaliflerimiz, devrimcilerimiz, savaşçılarımız neredeydi? Mitinge gelen örgütler neden normal mitinglere kıyasla neredeyse 1/10 ölçekte rakamlarla gelmişlerdi?

İkinci sorunun cevabını bilmiyorum ama ilkini gayet iyi biliyorum. O cesur devrimcilerimizin büyük kısmı twitter’dan facebook’tan Taksim’i ve CHP kongresini takip ediyor, oradan yaptıkları yorumlarla dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı.

İşte bunun adı düpedüz korkudur, tırsaklıktır. Kalkıp internet üzerinden, sağda solda yazılanlarla yüksekten uçup da sonra hiçbir şey yapmamak korkaklıktır. Twitter’da Facebook’ta dünyayı kurtaracağını sanmak “diğerlerini yapmaya cesaretim yok” demenin dolaylı adıdır. Taksim’deki eyleme lanet yağdırıp onun nasıl organize edildiğini; devletin, şunun bunun eylemin arkasında olduğunu söyleyip de onu durdurmaya dair hiçbir şey yapamamak basiretsizliktir.

Tüm bunların ardından da orada “Bozkurtlar burada, Ermeniler nerede?” diye slogan atıldığında kimsenin sinirlenmeye hakkı yoktur. Çünkü o adam o sloganı attığında karşısına çıkacak kimse yok. Çünkü o adamın sözlerine muhalif olanlar bir karşı eylem organize etmeyi ya da eylemi durdurmayı göze alamıyorlar.

Tüm bunların üzerine orada o sloganlar atıldığında, içişleri bakanı orada konuştuğunda, Agos’a yürümeye niyetlendiklerinde, başbakan bu eylemi koruduğunda şaşırmanın da anlamı yok artık. Çünkü o rahatlığı bizler verdik. Çünkü karşılarında korkabilecekleri hiçbir şey yok. Çünkü muhalefet yok, direniş yok, hiçbir şey yok iktidarın ve o faşistlerin karşısında. Meydan tamamen onlara bırakılmış vaziyette.

* * *

Şu andan sonra iktidardan ve faşistlerden gelecek hiçbir şeye şaşırmanın alemi yok. Çünkü onlar artık meydanın kendilerine kaldığının farkındalar, bunun rahatlığını iliklerine kadar hissediyorlar ve bunu da çok güzel kullanıyorlar. Böyle bir durumda kim olsa kullanırdı zaten.

Bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyler yapmaktan, bir şeyleri değiştirebilmekten bahsedeceksek ilk yapmamız gereken girişte sorduğum soruya dürüst bir cevap verebilmek olacaktır. Eğer kendimize karşı bu dürüstlüğü sağlamayı beceremezsek, kendimize iki çift laf etmeyi beceremezsek ötesine geçmemizin imkanı yok.

Ondan sonra zaten adım adım üzerimizdeki bu korkuyu atmayı becerebileceğimizi umuyorum. Çünkü bu ikiyüzlü hâlimiz o korkunun yerini sağlamlaştıran, onu yıkılmaz hâle getiren.

Eğer gerçekten karşı durmaksa, değiştirmekse bir şeyleri derdimiz, önceliği kendi korkularımızla yüzleşmeye vermekte fayda var.

*: Başlıktan, ikinci bir “Aziz Nesin linci” çıkartmaya çalışmasın kimse. İş bu yazının hitap ettiği kitle zaten hepimizin malumu.

Cuma Postası [02.03.2012]

* Uzunca bir aradan sonra bir kutsal cumayı daha postalamak üzere karşınızdayım. Hazırsanız başlıyoruz. (Hazır değilseniz aşağıya inmeyin, hazırlanıp öyle gelin.)

* “Kol kırılır yen içinde kalır”cılarla “Benim fikrim hariç herkesinden espri malzemesi çıkarılabilir”cilerin kafalarını birbirine vura vura eşlik edeceğim bir ritm grubu arıyorum, bilgilerinize.

*Belirli aralıklarla -yani kafama estikçe- konuk olduğum, zamanında yazdığım ya da hâlâ yazmakta olduğum yerlerdeki eski yazılarımı buraya da ekleyeceğim. Bu arkadaşların hepsini bir arada görebilmek için yandaki Başlıklar menüsünde “Arşiv Dairesi” kısmına tıklamanız yeterli olacak.

*Niceliğin bu kadar önemli olduğunu nasıl ve nerenizden uyduruyorsunuz anlam veremiyorum bir türlü. Rakamların, ismin başına-sonuna takılan şeylerin bu kadar ciddiye alınmasına anlam veremememi gün geçtikçe daha sorunlu bir tavırmış gibi hissetmeye başladım. Bir yerde bir terslik var ama dur bakalım, zamanla onu da çözerim heralde.

*Zamanında bir yerlerde söylemiştim hâlâ ısrarcıyım bu fikrimde: Tüm insanlığı mantık sınavına sokalım. Geçemeyenler de tekrar eğitim alsın geçene kadar.

*Gerçekten ‘olabilmek’ için bazı şeylerin yaşanmasının gerektiğini gün geçtikçe daha iyi görür oldum. Bir takım şeyleri önüne hedef olarak koyunca, eğer gerçekten onun peşindeysen başına gelebilecek her türlü şeyin bir önemi oluyor ister istemez. En boktan olayı, insanın yaşamaktan soğumasına neden olabilecek şeyleri bile mantıklı düşünüp kendi lehine çevirebiliyorsun. Tabi bunun herkes için aynı derecede geçerli olup olmadığından emin değilim, en azından ben denedim %100 çalışıyor.

* “Son zamanlar yaptıklarıma bak n’olursun, benim aklım başıma geldiii…”

*Bu da bir takım süprizlerden tattırmaca olsun;

“Yaklaşık on beş dakika süren güvenlik ve hazırlıktan sonra dışarı adım atmayı becerebilmiştik. Her ne kadar yapaylığını ciğerlerime kadar hissedebiliyor olsam da iki ay aradan dışarıda nefes almak iyi hissettirmişti. Sabbah’ın ve diğerlerinin ısrarlarına hak veriyordum şimdi. Keyifle derince bir nefes alıp manzaraya biraz bakındıktan sonra bir sigara yaktım. Sabbah’a da uzatacaktım ki onun çoktan sigarasını yaktığını farkettim.”

Devamı çok yakında, içiniz rahat olsun.

*Wikileaks, Redhack, Anonymous; internet sizinle gurur duyuyor!

*Hep okumaktan sıkılmış olanlar varsa paylaştığım şekilli şeyleri şuradan ve şuradan görebilirsiniz.

*Sevdiğin insanla her daim birbirine destek olabiliyor, onu motive edebiliyor, ona güç katabiliyorsan, beraber bir şeyler üretebilecek uyumu yakaladıysan ortaya çok acayip bir şey çıkıyor. İlginç oluyorsun böyle. Ne güzel şey o ilginçlik.

*Bu haftayı iki tavsiyeyle kapatıyorum.

Bu yazı üzerine ne desem bilemiyorum. Dili, içeriği zaten şahane. Hem anlattıklarının hem de anlatanın zaten bende yeri ayrı. O yüzden sadece tıklayıp okuyun, başka diyecek şeyim yok.

İkincisi ise komple bir blog. Sahibi Koray Löker. Kendisiyle toplamda bir kere ve kısa bir şekilde yüzyüze görüşmüş olsak da yazdıklarıyla ve internetten kurduğumuz iletişimle kendisini oldukça sevdirdi. Anlattığı konuları daima şahane anlatıyor. Hatta çoğu zaman alakamın pek olmadığı konularda bile yazdıklarını okutabiliyor. Buradan bloguna gidebilirsiniz.

*Son olarak gecikmiş de olsa bir teşekkür etmem lazım Siren Yayınları’na. Bloglarında yayınladıkları bir kitap üzerine yazdıkları yazıda steampunk konusu geçince tavsiye olarak benim Steampunk 101 yazımı vermişler. Yazıma bu sayede ayrı bir anlam da katmış oldular, tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum kendilerine. Bloglarındaki yazıya ulaşmak için buraya tıklıyoruz.

*Bu cumaya da her telden gezerek postamızı koyduğumuza göre bağlantıyı kesebiliriz.

Bir adam vardııı…

Şimdi adamın biri var.

Bakayım bir, evet hâlâ var. Hani varolması neyse, bir de utanmadan sıkılmadan 18 yıldır var bu adam. Ciddi ciddi var yani.

Anne-babası “Buna Sabri deyin.” dedikleri için biz de kendisine öyle sesleniyoruz. Kişisel olarak kendisine “Lan, Hacı, Bro” gibi hitap yolları da kullanıyorum. İnternetlerde ise agunZagun diyenler oluyormuş.

Neyse işte bu çok garip bir adam. Garip garip işler yapıyor. Deli gibi oyun oynayıp duruyor. Sonra oynaması kesmiyor bir yığın geyik yapıyor oynarken. Sonra o da yetmiyor bunları videoya çekiyor. Buraya kadar tamam dedim kendisine, olur yani. Yapabilir keyfince. Ama çektiğin videoları ne diye yüklüyorsun youtube’a? Anlamadım nedenini ama anlayanlar var sanırım, bayağı izleniyor çünkü. Şaşırdım tabii. Sonra bir izleyeyim dedim, cidden de izlenebiliyormuş. İzlendiği gibi bağlıyor da üstüne, yeni bölüm felan bekliyorsun böyle. Çok sabırsızlandığım zamanlarda baskın yapıp “Video bekleyemem gel oyun oynayacağız.” diyorum, oradaki gibi geyiklerle beraber oynuyoruz.

Sadece oyun değil tabii bu adamın hayatı. Müzikle de arası oldukça iyi, çok güzel dinliyor. Hani dinlerken baktım, cidden beceriyor o işi. Bir de üstüne kendi yaptığı amatör işleri de var. Dinlemek anlamında değil tabii, çalmak konusunda. Beceriyor yani onu da.

Sonra ilginç bir kafası var, espri felan çok güzel yapıyor. Hani bir tadsanız parmaklarınızı yersiniz. Sohbet etmesi felan keyiflidir, güzel insandır yani sonuç olarak. Sevdiriyor kendisini.

Bir de bunların dışında çok garip bir durum var. Bu adam benim kardeşim. Evet ne garip değil mi? Hani bildiğin kardeş yani. Fena da değil kardeşlik konusunda, onu da iyi beceriyor adi. Herkese lazım böyle bir kardeş, acayip işe yarıyor. İsviçre çakısı gibi.

Hadi kardeşim olması bir derece alışılabilen bir durum. Zamanla normalleşiyor felan da bir de utanmadan bugün doğumgünü bu adamın. Hani anamızın karnından çıktığımız gün var ya? Hah, onun yıldönümü işte. Yani şu yukarıda anlattığım herifle birlikte yaşamaya başlayalı 18 (yazıyla on sekiz) yıl olmuş. Vay bee… Şaşırdım şimdi bir, böyle yazınca tuhaf geldi gözüme. 18 demek, peehhh.

Bu kadar yazıp çizmemin sebebi de o işte aslında. Bir kutlayayım dedim böyle, 18’in şerefine özel bir şeyler yapayım kardeşime dedim. Şekil olsun, karizma yapsın dedim (:P). Hem bu bahaneyle siz de tanıyım kendisini, bir bakın belki seversiniz dedim. Çok şirin bir şey be, cidden seversiniz. Yirim ben onu!

İşte diyeceklerim hemen hemen bu kadar. Kendisinin blogu, youtube kanal(lar)ı, facebook/twitter/g+ sayfası felan var. Ha derseniz ki ben bu adamı sevdim iletişim kurmak istiyorum ya da ne bileyim ben de bir doğumgününü  kutlayayım derseniz buraya tıklayabilirsiniz.

Tekrardan; HEPİ BÖRTDEY SABRİİİİİ!!!!!111

(PS: Hacı nabüüüün?)

Yapılacaklar Listesi [13.02.2012]

(Bu yazım ilk olarak 13 Şubat 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Herkes ne yapacağını, nasıl yapacağını düşünüyor kara kara. Malum gün geçtikçe daha da keskin bir döneme giriyoruz, düşünmemiz çok doğal. Ancak gün geçtikçe gelen bu sertlik kafaları karıştırıyor, hemen herkes ne yapacağını şaşırmış hâlde dolanıyor ortalıkta. Haksızlar da diyemiyorum…

Ama böyle dönemlerde daha hassas, daha dikkatli düşünmeli, planlamalı. Yoksa gümbürtüye gidebilirsiniz o karmaşada alacağınız bir yanlış kararla. Hem cesaret hem de akıllı düşünebilmek lazım.

* * *

Yolda yürürken buldum bu yapılacaklar listesini. Baktım faydalı bir liste çıkarmış her kimse sahibi, ben de buradan paylaşayım dedim. Böyle bir vakitte önemli olacak bir liste sonuçta. Hem kendisi kaybetmemiş olur hem de başka arkadaşlara da yardımı dokunur diye. Sahibi kim bilemiyorum ama kendisine bir teşekkür borcum olsun.

* * *

Kendimi kahramanlaştırmayacağım. Komik ve acınası görünmeme neden olabiliyor çoğu zaman. Kendimden boş kahramanlık öyküleri çıkartmaktansa, kalemimi ihtiyacı olanlar için kullanacağım.

Fikirlerime kutsal muamelesi yapmaktan vazgeçeceğim. Her fikrin eleştirilebilir olduğunu, her fikrin sorgulanabilir ve üzerine tartışılabilir olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ayrıca fikirlerimi eleştirenlere saldırıp durmaktansa onlarla oturup üzerine konuşacağım. Her an yeni şeyler öğrenebilir insan sonuçta.

Her konudan ve olan bitenden cımbızla kendime pay çıkarmaya çalışmayacağım. Bütünü incelemek ve kavramak için uğraşmak dururken kendime destek çıkarmaya çalışmak hiç inandırıcı olmuyor. Sonuçta her zaman dünya benim fikirlerime göre dönmeyebilir.

Kendi korkularımı meşrulaştırmak adına korku edebiyatı yapmaya son vereceğim. Benim korkuyor olmam herkesin benimle birlikte korkmasını istememi gerektirmez. Böyle ‘tuhaf’ fikirleri bir kenara atacağım.

‘İsyan porno’sunu bırakacağım. İsyanlardan, çatışmalardan videolar-fotoğraflar paylaşmanın -eğer fotoğrafçı değilsem- çok da bir anlamı olmuyor. İsyanı izlemektense, isyanı yaşamanın, yaşatmanın daha işe yarar olduğunu unutmayacağım.

Kişiye özel, gruplara özel eylemlerin bir yere varmayacağını görmem lazım. Birilerinin arkadaşı, kankası, dostu olmakla direniş olmayacağını, birlikte ve her adaletsizliğe karşı aynı güçle davranmam gerektiğini anlayacağım. (Meslek gruplarına özel eylem kampanyaları da dahil.)

İnsanların fikirlerini ‘xci’, ‘yci’ diyerek kestirip atmayacağım. Daha fazla okuyup, daha fazla tartışıp zihnimi ve bakış açımı genişleteceğim.

Hayali gruplaşmalar, örgütler yaratmayacağım kafamda. Yargıya hayali örgütler yaratıp kafasına göre insanları gözaltına alıyor diye karşı dururken bir hareketinden ya da yazdığı yerden dolayı insanları etiketlemekten vazgeçeceğim. Farkım kalmıyor yoksa yargıdan.

Kişisel tartışmalarıma ideolojilerle süslemekten vazgeçeceğim. Fazlasıyla gereksiz ve alakasız oluyor. Adı üzerinde ‘kişisel’.

Kelime oyunlarıyla, absürd şakalarla fikirlerin eleştirilmeyeceğini öğrenmem lazım. Eğer bir konuda yeterince bilgim yoksa işi komikliğe vurarak eleştiri yaptığımı sanmaktansa, sessiz kalmak daha akıllıca bir duruş.

“Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş” tavırlarımdan da vazgeçmemde yarar var. Yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi başkaları yapıyorsa onlarda eksik aramak yerine destek olup katılmaya çalışmam daha mantığa uygun.

Ülkenin dışında olup bitenlere özenerek bakarken, içeridekilere ahkam kesmeye de bir dur demeliyim. Davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek hareket etmek yakışmıyor bana.

İktidarın her gün daha da vahşileştiğini ve bundan hiç çekinmediğini görmeme rağmen her operasyonda ve her cümlelerinde sanki ilk defa böyle bir tavır sergiliyorlarmış gibi tepki göstermem fazlasıyla saçma. Her şey ortadayken bu kadar şaşırtmamalı beni artık.

Artık net bir karar vermem lazım; ya kum havuzuma çekilip kendi kendime oynayacağım ya da sözlerimle eylemim bir ve net olacak. Arada dönüp durmamın kimseye bir faydası yok. Bu saatten sonraıs dürüstlük zamanı.

Steampunk 101

Herkese merhabalar, şu anda rehberiniz konuşmakta.

Birçoğunuz için üzücü olabilecek bazı haberlerim var. Saat 14:58 sıralarında başımıza gelen ve sebebini bilemediğimiz bir kaza yüzünden tüm dünyadaki elektronik teknolojiye veda etmiş bulunmaktayız. Bundan sonra hayatımıza Viktoriyan dönemi teknolojisiyle devam etmemiz gerekecek. Rehberiniz olarak ben, sizleri bu sürece hazırlamakla ve şu andan itibaren neler yapabileceğinizi ya da nasıl yaşamlar sürebileceğinizi anlatmak için buradayım. Eğer herkes ilk çoku üzerinden atabildiyse turumuza başlayalım…

Öncelikle şu andan itibaren elimizdeki makinalar ve teknoloji konusunda biraz bilgilendirmem gerekiyor. Birçoğunuz için -özellikle de eski teknolojiye alışmış tembel ve göbekli arkadaşlara- bundan sonrası önemli bir zorluk teşkil ediyor. Çünkü bundan sonra bir tuşa basarak herşeyi halledeceğiniz günler geride kaldı. Kendinizi daha fazla yormanız, uzun süredir dinlenmekte olan kaslarınızı ve beyninizi daha fazla çalıştırmanız gerekecek. Ayrıca eski makinalara kıyasla daha yaşayan ve daha yorucu makinalarımız mevcut. Neredeyse hepsi birer canlı gibi yaşayan ve daha gerçek makinalar ve onların işe yaraması için sizin de onlarla yaşamanız gerekiyor.

Özellikle bir kez daha belirtmek istiyorum ki bundan sonra gezegendeki hayat o eski rahatlığını kaybetmiş olacak. Günlerce önünden ayrılmadan beyninizi eritebileceğiniz makinaların çoğu artık birer çöplük olmuş durumda. Hayatta kalmak için artık çaba ve emek harcamanız gerekiyor. Çünkü artık makinalar bile kendi kendilerine çalışmaz durumdalar. Onların çalışması için sizin emeğiniz, teriniz gerekiyor.

Eğer bu konuda bir sorun yoksa şimdi biraz nasıl yaşamlar sürebileceğinizden, yeni hayatınızda neler yapabileceğinizden bahsedelim biraz.

Bundan önce birçoğunuz nükleer güce gerçekten önem veriyor ve hatta tapıyordunuz. Üzgünüm ama bundan sonra gaz ve buhardan başka aşırı güçlü enerji kaynağı bulmanız mümkün değil. Ama eğer bunlarla bişeyler yapabileceğinizi, bunlarla bir güç oluşturacağınızı düşünüyor ve birşeyler yapmak istiyorsanız birer Atomicpunk olarak hayatınıza devam edebilirsiniz.

Bilimadamları doğal olarak kariyerlerine devam etmek isteyeceklerdir. Belki elimizde o devasa teknolojiler kalmadı ama onlar için hala imkanlar var. Unutmasınlar ki onlar bu teknolojiye sahip olmadan önce de birileri bilim ile ilgileniyordu. Birer Mad Scientist olmak onlar için güzel bir hayatı beraberinde getirebilir. Aralarında gerçekten zeki olanlar, o teknoloji hükümranlığı zamanındaki önemli aletleri bu teknolojiyle de üretmeyi başarabilirlerse gerçekten önemli birileri olabilirler.

Yeni yaşamımızda elbette karanlık, kirli bölümler ve yaşamlar da olacak. 2001’de Lewis Pollak’ın kitaplarında bahsettiği Dieselpunk bir yaşamı hayata geçirmek artık hayal edenler için mümkün. Dizel ile yapabileceklerinin sınırı yok, tamamen hayalgüçlerine ve nasıl yaşamak istediklerine bağlı bu. Özellikle Nazi veya RAF gibi organzasyonlara ve onların yaptıklarına özenen arkadaşlar için bu yaşam şekli bulunmaz bir fırsat olabilir.

Her ne kadar steampunk teknolojiye yakın görünse de çarklar ve dişlilerle teknoloji üretmek isteyen arkadaşlar ve mühendisler için Clockpunk kariyeri önermem lazım. Herşeyi buhar gücüyle yapacağız diye bir şart yok, dişliler ve çarklarda çok önemli işler başarabilir.

Korsanlık konusunda daha farklı kariyerler yaratmak isteyen arkadaşlar varsa aranızda burayı daha dikkatli okusun. Buhar ve çark gücü ile yapacağınız zeplinler ve uçan araçlar ile korsanlığınızı sulardan çıkartıp gökyüzüne çıkarabilirsiniz. Kendinize ister Airship Pirate, ister Sky Pirate diyebilirsiniz, bizim için çok önemli değil. Ama eğer bunu düşünüyorsanız dikkatli olmanızda fayda var. Gökyüzü her zaman aşağıdan göründüğü kadar sakin olmayabiliyor. Önlemlerinizi ve hazırlıklarınızı iyi yapmanızda fayda var.

Kaşiflik ya da dedektiflik yapmak isteyen arkadaşlar ekipmanlarınızı baştan düzenlemenizde ve elden geçirmenizde fayda var. Birer Spypunk olmak için günümüzdeki teknolojiye ayak uydurmanız ve iyi bir çalışmadan geçmeniz gerekiyor. Teknolojiyi kaybettikten sonra işiniz daha zorlu ama çok daha zevkli olacak. Ama macera için hala kovboyluk düşünenler varsa biraz alışma sürecinden sonra Weird West bir yaşam onlar için gerçekten yeterli olabilir.

Kadınlar eğer daha kendilerine özel birşeyler arıyorlarsa onlar için de birkaç seçenek var elimizde. Güzelliğine güvenen, hoş ve çekici ama bir o kadar da elit yaşamını kaybetmek istemeyen kadınlar birer Neo-Victoriana veya Gothic Lolita olabilirler. Eminim ki eski dönemleri aratmayacak kadar iyi bir hayat geçireceklerdir. Özellikle goth ve viktoryan tarzı kıtyafetler onlara yakışacaktır. Ayrıca Phil ve Kaja Foglio’nun zamanında çizgi romanlarda yarattığı gaslamp fantasy‘ye özenen ve onu yaşamak isteyen kadınlar birer Girl Genius yaşam biçimi kurabileceklerini de bilseler iyi olur. Eminim gaslamp fantasy’nin gerçek hayata geçtiğini görmek güzel olacak.

Hemen hemen birçok yaşam biçiminden ve seçeneğinden bahsettik. Bunlardan hangisini seçeceğiniz veya nasıl bir şekilde kuracağınız tamamen size kalmış. İster karamsarlığa gömülüm birer dsitopik dünya yaratırsınız kendinize, isterseniz de ütopyanızı hayata geçirebilirsiniz. Tamamen sizin tercihlerinize ve bakış açınıza kaldı bundan sonraki yaşamınız. Teknolojinin size benzer yaşamları dayattığı, zihninizi ve bedeninizi uyuşturduğu o eski dünyaya elveda demiş bulunaktayız artık.

Eğer bir sorunuz yoksa yeni yaşamınıza ya da tahmin edebileceğiniz adıyla steampunk dünyaya hoşgeldiniz…

Rehberiniz,

Bela Presente.

(İlk olarak Underground Poetix #7’de yayınlanmıştır.)

Çanlar Bilgi Çağı İçin Çalıyor [29.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 29 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

21. yüzyıl itibariyle Bilgi Çağı’nı iliklerimize kadar hissetmeye başladığımız artık hepimizin inkar edemeyeceği bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Bilginin öneminin ve değerinin çok daha iyi anlaşılmaya başladığını ve birçok şeyin artık “bilgi”nin ekseninde dönmeye başladığını görebiliyoruz.

‘Siberuzay’ ve ‘bilgi’ bu kadar etkili bir hale gelince doğal olarak iktdarın bu alanlarda hakimiyet isteği de kaçınılmaz oluyor. İktidarlar, tıpkı ülkelerinde kurdukları hakimiyet gibi, siberuzayda da aynı rahatlığı ve huzuru yaşamak istiyorlar. Ancak bu pek de öyle olacak gibi görünmüyor.

Peki siberuzayda neler oluyor gerçekten? Malumumuz büyük bir çoğunluk hâlâ siberuzayın, teknolojinin, bilgi çağının inkârına ve onsuz bir şekilde yollarına devam etme konusunda oldukça ısrarcı. Bu da birçok detayın (gerçi detay denilemeyecek kadar büyüyorlar gün geçtikçe ama) gözlerden kaçmasına ve aksak adımlar atılmasına neden oluyor. Elbette her aksak adım işleri daha da zorlaştırmaya ve hareketleri daha da sakatlaştırmaya başlıyor.

Öncelikle bir geçmişe gidelim, oradan kısa kısa bugüne doğru adım adım gelerek bugüne varalım. Ondan sonra da bugünden ve biraz daha ilerisinden konuşuruz.

* * *

İnternetin temellerinin atıldığı zamandan bu yana en temel özelliği tamamen merkezsiz bir yapısı olmasıydı. Yani hiçbir şekilde bir merkez üzerinden kontrol tam manasıyla mümkün olamıyor. Siberuzay bir anlamda otoritelere karşı 1-0 önde başlıyor oyuna. Bu da insanlara bir anlamda iktidarsız bir gezegenin özetini, tadımlık bir parçasını vermiş oluyordu. Elbette insanların fazlasıyla hoşuna gitti bu durum (eğer gitmeseydi şu an bu yazıyı okuduğunuz alan bile olmazdı büyük ihtimalle). Ancak bu durum doğal olarak iktidarların pek hoşuna gitmedi.

Bunun için doğal olarak internete bağlanma hakkını insanlara dağıtma görevini şirketlere vererek bir ön kontrol noktası oluşturuldu. Bu sayede şirketlerin yardımıyla gerektiği anda müdahele yapabilme şansları doğmuştu. Ancak unuttukları önemli bir nokta vardı; interneti yaratan insanlar bu kontrolden kurtulmak için yaratmışlardı ve bunun önüne geçebilmek adına her şeyi yapabilirlerdi. Çünkü bir anlamda ev sahibi takım iktidarlar ve şirketler değil, kullanıcılardı.

Öyle de oluyor diyebiliriz şu an için. Gizliliği, serbest paylaşımı, anonim olma hakkını, fikir özgürlüğünü koruyabilmek için internette yüzlerce yol bulmak mümkün (ve birinin başına bir şey gelse bile yerine on tane yeni yol geliyor). Bu yolların bulunması elbette işimizi kolaylaştırıyor ancak hâlâ iktidarların ve şirketlerin elinde tam manasıyla saf dışı bırakılamamış bir silah söz konusu; yasalar.

Siberuzay ‘netdaş’larının başlangıçta yasaları gözardı etmesinin iki sebebi olabilir; birincisi siberuzaydaki kanunlaşmamış ve çok ciddi yaptırımı olmayan bazı kurallar dışında tamamen özgür bir alanda olmaları, ikincisi de büyük kısmının gerçekten umrunda olmaması. Ancak bu silah bir süre sonra gerçekten siberuzayı rahatsız edecek hale gelmeye başladı.

Yasaların bu kadar sertleşmesini isteyen iki grup elbette ki iktidarlar ve şirketler. İkisi farklı amaçlardan dolayı istiyor olsalarda aslında temelde iki grubun da derdi bilginin özgür dolaşabiliyor olması. Sonuçta; aynı torrent veya P2P ağından hem bir şirketin milyon dolarlık filmini hem de bir devletin halkına yaptığı işkencelerin videolarını indirebilirsiniz. Ya da bir paylaşım sitesinden bir şirketin en büyük grubunun son albümünü indirirken bir yandan muhalif bir grubun eylem esnasında yediği dayakların fotolarını alabilirsiniz. Hatta bir blog bir yayınevinin kitabını herkesin okumasına açarken bir yandan devletlerin gizli silah anlaşması belgelerini de yanında paylaşabilir.

Siberuzayda bu kadar özgür dolaşan bilgi tehlike demektir onlar için ve bir şekilde müdahele etmeleri şarttı. Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta ve daha bir çok yerde ortaya çıkarılan savaş suçlarından bir çok filmin, müzik albümünün neredeyse yayına girer girmez serbestçe ulaşılabilir olması onların gözünde aynıydı ve aynı şekilde müdaheleyi şart görüyorlardı. Bu yüzden de hiç olmadığı kadar büyük bir ittifak oluştu ve bu ittifak gün geçtikçe daha da güçlü saldırmaya başlıyor.

Bu saldırılarından hatırlatma amaçlı kısa bir başlık derlemesi yapacak olursak; Torrent sitelerini kapatma çalışmaları, Wikileaks’i kapattırma ve kurucusu Julian Assange’i yalan bir suçlamayla ev hapsine mahkum etmek, gizli belgeleri paylaştığı için Bradley Manning’i hapise atmak ve işkence yapmak, torrent ve paylaşım sitesi sahiplerini, ‘Anonymous’ üyesi dedikleri* rastgele birilerini tutuklamaya çalışarak gözdağı verme girişimleri, Megaupload’ı kapatma çabaları, SOPA, PIPA, ACTA, 5651, Güvenli İnternet gibi ülkelere ve zamana göre isimleri değişen devasa sansür ve sansür için yasa denemeleri ve daha şu anda aklıma gelmeyen birçok şey.

Yukarıda aklıma gelenlerin çoğu son birkaç yıl içerisinde olmuş ve olmakta olan olaylar. Yani bilginin özgürlüğüne karşı siberuzay’ı dünyalaştırma çabası büyük bir hızla artıyor gün geçtikçe. Bu vahşiliğin ve saldırgan halin artması internetin bazı büyük ağlarında da bir korkuya ve kendilerini koruma ihtiyacına yol açıyor. Bu ihtiyaç da bizlere otosansür olarak geri dönüyor. Mesela Facebook’ta The Pirate Bay ve ona benzer birçok paylaşım ağının linkleri ‘zararlı’ olduğu için paylaşılamıyor. Benzer şekilde Twitter ülkelere özel hesap ve kelime sansürü hizmetine başlamak üzere, bir anlamda iktdarların izin vermediği tweetler görünmez olacak.

* * *

Tüm bu süreç içerisinde en sert süreçlerden birini yaşadığımızı söylersem herhalde çok fazla itiraz almaz. Megaupload’ın kapatılması, çıkartılmaya çalışan sansür yasaları ve daha birçok eşlikçisiyle birlikte aslında kilit bir noktaya doğru yaklaşılıyor. Çoğumuz görmemek konusunda ısrar etse de internet ve siberuzay iktidara şu ana kadar en büyük hasarı vermeyi başaran araç ve iktidarlar ve şirketler bunu birçoğumuzdan daha fazla ciddiye alıyor. Çünkü farkındalar ki burada iktdarı sağlamaları gerçek dünyada yaptıkları kadar kolay ve mümkün değil. Bu da elbette bir güç sahibini en fazla rahatsız edecek şeydir.

Bu durumu tanımlamak için birçok yöntem, birçok bakış açısı kullanılabilir. Kimisi haklı, kimisi haksız. Çok daha uzunca incelemek, üzerine düşünmek gerekiyor. Özellikle de bu topraklarda, çünkü dünyada bu konuda temeller yerine atılmış olsa da burada hâlâ emekleme halindeyiz. Bu yüzden bu konuya bir giriş yapabilmemiz için yazdım bu yazıyı.

Kapanışta durumu çok da güzel özetleyen bir alıntıyla bitirmemde fayda var. Bu konuda kişisel fikirlerimi ve en azından siberuzayın ciddi bir kısmının görüşlerini özetleyen bir alıntı. Steal This Film II’de** Sebastian Lütgert aynen şöyle diyor;

Devasa bir görüntü veritabanı şirketi olan Ghetty Images’ın başkanı ve dünyadaki en büyük fikri mülkiyet hakkı sahiplerinden biri olan Mark Ghetty, bir keresinde şöyle demişti: “Fikri mülkiyet 21. yüzyılın petrolüdür.” İlginç bir ifade bu; tek bir sözcüğe indirmek gerekirse, bu savaş demek. Ghetty, bu sözleriyle savaş ilan etmiştir: Nasıl şimdi doğal kaynakların kullanımı için savaşıyorsak, bu malzemeler için, görüntüler, fikirler, metinler, düşünceler, buluşlar üzerindeki bu sanrısal haklar için savaşacağız. Savaş ilan etmiştir. Garip bir tür savaş. Şahsen ben bunu ciddiye alacağım.”

*: Anonymous dediğimiz kavramın içeriğini bilenler neden ‘dedikleri’ dediğimi anlamıştır ancak bilmeyenler için şuraya bir yönlendirme yapmamda fayda var: http://theevilhackerz.com/magazine-01-low.pdf

**: Steal This Film serisi özellikle ‘fikri mülkiyet’ ve ‘korsanlık’ konularında başucu eseri sayılabilir. İzlemek isterseniz:http://www.stealthisfilm.com/Part2/download.php

‘Bela Presente v2.0’ ya da ‘Ölen Ölsün Kalanlar Sağlı Sollu İlerleyelim’

Yaşıyoruz hâlâ, bu kadar pisliğe, bu kadar lanete ve bu kadar gerizekalıya rağmen hâlâ hayatta kalmayı beceriyoruz. Bu bir anlamda iyi bir haber gibi görünüyor ama çok da sevinmeye gerek yok, büyük kısmımız sadece şansından dolayı becerebiliyor bunu. Özellikle de aptallıklarının farkında olmadan ortada dolananlar.

Yani diyorum ki, yaşıyor olmak, hayatta olabilmek pek de mesele değil. Birazcık şanslıysanız ve içgüdüleriniz hâlâ yerindeyse çok da zor değil bunu başarması. Mesele biyolojik süreç devam ederken ne yaptığınız, nasıl yaptığınız. Benim de derdim bununla alakalı çoğu zaman.

Açık olayım, bir çok insanı gördüğüm zaman aklımdan geçen ilk şey “Böyle bir IQ ile hayatta kalmayı nasıl başarabildiği” oluyor. Şaşırıyorum, anlam vermeye çalışıyorum ama pek de bir sonuca varamıyorum. Belki Tanrı’yla alakalı bir şeylere bağım olsa ona bağlayıp kurtulabilirdim ama o da olmadığı için sadece şaşırmakla kalıyorum. Şaşırdıkça ve üzerine düşündükçe aklıma devamında gelen şu oluyor; “Bunlar yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda benim yaşamım için tehdit de oluyorlar yaşadıkça”. Sonunda bu tarz insanların büyük kısmı potansiyel tehdit gezegen adına. Ama sonra elimde pek de bir seçenek olmadığını görüyorum, ne yapayım gerizekalılardan kurtulmak için yapabileceğimi düşündüğüm şeyler yasalarla engellenmiş durumda.

Farketmişsinizdir, şu kısma kadar pek de insancıl, yaşama hakkına saygılı, politik doğrucu felan olmadım. Çünkü öyle biri hiç bir zaman olmadım, olamadım. Benim tek meselem dürüstlük ve gerçek. Bunun dışındaki potansiyel ıvır zıvırlarla ve saçma kelime oyunlarıyla hiç de muhatap olmaya niyetim yok, aynı zamanda vaktim de yok. Ne yapabilirim ki, aktivistliğim ya da laf salatalarım karşısında maaş felan alamıyorum ya da onları rahatça yapabilecek kadar boş zamanım ve rahatım yok. O yüzden vakit değerli benim için, doğrudan hedefe, ulaşmaya çalıştığım gerçeğe yönelik çalışıyorum. Ukalalıklarla, şebekliklerle, olacağını bile bile bir şeylere şaşırıp, göstermelik tepkilerle vakit harcayamıyorum.

Ben de böyle biriyim işte, kabul etseniz de etmeseniz de.

E şimdi bnlar ne alaka? Yok bir alakası, blogun bakımdan sonra tekrar aktif edilişiyle birlikte bir giriş yazısı yazayım dedim, aklıma gelenler ilk bunlar oldu. Fazla sıkılmış olmalıyım sanırım, bilemedim. Ya da toparlanma ve bakım sürecimin sadece blogumdan ibaret olmamasıyla da alakalıdır. Bak bu olabilir işte, ne de olsa uzunca bir süredir kendi içimde de bir bakımı tamamlamaya, bir temizliği halletmeye çalışıyordum. Sonuç olarak yazıyorum işte bir şeyler, okuyup okumaması size kalmış.

Biraz da blogla ve yapacaklarımla ilgili haber vereyim de bari blogun yenilenme yazısı olduğu anlaşılsın.

Mesela, blogda kategorileri daha anlamlı bir hale getirdim, sanırım daha da kullanışlı oldular. Önceleri çok önemsemiyordum ancak yazıların miktarı arttıkça daha ciddi bir hâle geldi onlar da, o yüzden biraz daha dikkatli olmam gerekti. Sonra benimle ilgili iletişim kısmını yan satırdan kaldırıp ayrı bir sayfaya aldım, böylece görünüm de daha temiz oldu. Oraya ulaşmak isterseniz üst sağa bakmanız ya da buraya tıklamanız yeterli.

Güzelce bir banner yaptık siteye, daha doğrusu Sabri Erkan, yani kardeşim yaptı. Ben sevdim, sizden de fikir beklerim. Kendisiyle iletişim kurmak isteyenler buradan.

Burada kullandığı şahane çizimin sahibini merak edenler için de bakmaları gereken adres burası.

Onların dışında blogla ilgili yaptığım çoğu bakım genelde iç kısımla alakalıydı o yüzden size direkt olarak görünmeyecek şeyler ama sitenin güvenliği için gerekliydi falan filan.

Bundan sonrasında hem blogu hem de halihazırda yazdığım alanları daha aktif tutacağım bir gerçek, birikmiş çok şey var zaten. Ayrıca yakın zamanda -fazlasıyla yakın- yeni yerlerden de beni okuyabileceksiniz gibi görünüyor. Onların büyük kısmını buraya taşımaya pek niyetim yok, sadece bazı eskiden yazdığım, ulaşılamaz durumda olan ya da ulaşılması zor yerlerdeki eski yazıları taşırım en fazla buraya. Onlar dışında da burası hep taze yazılarla dolacak.

Sanırım şimdilik elimizdekiler bu kadar. Bundan sonra Bela Presente v2.0 ile birliktesiniz. Bu versiyonun özelliklerini de parça parça göreceksinizdir zaten.

(Potential) Soundtrack of 2012 from belapresente on 8tracks.

İki Dilli Bir Kaşarlı [11.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Söz önemlidir. Özellikle de iletişimin ve söylediklerinin önemli olduğu şeyler yapıyorsan. Gerçekten ne demek istediğin, görünürde söylediklerin, aslında söylemek isteyip de altta gizlediklerin; hepsinin bir önemi var. Çoğu zaman bunun farkında olmadan konuşanlar daha sonra gelen tepkilere anlam veremezler. Ya da esas söylemek istediklerini alt metne gizleyerek -ve sakladığı kişilerin bunları farkedemeyeceğini umarak- konuşanlar, daha sonra bunu birileri gösterdiği zaman ne yapacaklarını şaşırırlar.

Alt metinlerle ilgilenmeyi severim. Söylenenlerin derinlerine bakmak, öncesinde ve sonrasında söylenenlerle bağlantılar kurmak, hem eğlencedir benim için hem de siyaset ve felsefe gibi konularda olmazsa olmazdır. Genelde bu alanlarda herkes ‘süslü’, ‘afili’, ‘üstü kapalı’ konuşmayı pek sever. Çok şey gizlerler bu süslerin altına. Kendilerince bunu bir yöntem olarak belleyen de pek çoktur.

Bu aralar dil konusunda en çok önemsediğim ve dikkatime takılan nokta ise dilin karakteri mevzusu. Özellikle de ‘muhalif’ hareketlerde bu konu oldukça kafamı kurcalamakta ve biraz da sinirime dokunmakta. Ancak bu sorunu yaratan şey, kullanılan dilden çok onun altında yatan bilinç ve mesajla ilgili. ‘Muhalif’in muhalifliğine dair bir takım sıkıntılar görüyorum da denilebilir.

* * *

İktidarın dilinden de bahsetmem lazım kısaca esas konuya girmeden önce. İktidarın dilinin vahşiliği, bozgunculuğu, keyfiyeti ve sorunlu hallerinden. Gerçi çoğumuzun bilincinde olduğu şeyler bunlar.

İktidar daima dili keyfine göre kullanır, istediklerine istediği anlamı yükler ve bunu emrindeki topluma çok büyük bir rahatlıkla dayatabilir. İktidarın işine de gelir tabii ki bu durum. Toplumu kendi dilinde konuşturabilmeli ki onlara istediği mesajı rahatça verebilsin.

Bunu yaparken medyayı, kendi temsilcilerini, kendi ürettiklerini bolca kullanır ve bunlardan beslenir doğal olarak. Onun medyasında, alanında; onun emrine ve tanımına göre kullanılır dil tamamen. Bununla da zihinlerde iktidarını kuvvetlendirir. Akıllara kendi tanımlarını yerleştirerek kendi fikirlerini sağlamlaştırır. İktidarın tanımlarıyla konuşmak, onun sözlüğünü kullanmak; onu en baştan kabul etmeye, iktidara en baştan boyun eğmeye eş değerdir.

* * *

İktidarın dilini ve onun tehlikesini tekrar hatırladığımıza göre konumuza rahatça dönebiliriz.

Son zamanlarda muhalif çevrelerde, davalarla olsun iktidardan gelen açıklamalarla olsun sıkça karşı açıklamalar ve savunmalar görüyoruz. Bir hareketlilik söz konusu denilebilir. Ancak bu hareketliliğin belli bir kısmı hiç de sevinilebilecek bir hareketlilik değil bana göre. Çünkü hareket, bu dil sorunu yüzünden baştan kaybetmiş olarak başlıyor. Karşı çıkışlar biraz hastalıklı bir görüntü çiziyor benim nazarımda. Örnekleyeyim isterseniz.

Mevzu Bir; Tutuklu Gazeteciler ve Öğrenciler

Bu aslında ülkedeki basın ve ifade özgürlüğü sıkıntısıyla ilgili çok önemli bir sorun ve burada savunurken, hareket ederken çok dikkatli olunması gerekiyor. Ancak bunda pek de becerikli olunduğunu söyleyemem. Çünkü en temel slogandan hata başlıyor. “Terörist Değil Gazeteciyiz” ve “Terörist değil öğrenciydi, arkadaşımızdı.”

Bir dakika yahu, ne oluyor? Neden böyle bir savunma ihtiyacı hissediliyor? Muhalifliğinizden, devrimciliğinizden bu kadar mı korkuyorsunuz? Neden bundan kaçma ihtiyacı hissediyorsunuz?

Bu savunma şeklinde çok ciddi sorunlar var. Bunu söyleyerek iktidarın ‘terörist’ tanımını en baştan kabul etmiş oluyorsunuz. Diyorsunuz ki “Tamam teröristler var, terör var ama biz onlardan değiliz.” İktidar, kendine muhalif olan ve korktuğu birini elbette yaftalamak için terörist olarak tanımlayabilir. Neden bu kadar korkuyorsunuz? İktidara karşı savaşan(!) birisi, iktidarın etiketlerinden neden bu kadar çekiniyor?

Aslında burada sorun şu, siz zaten kendinizce terörist belirlemişsiniz başkalarını. Örneklerini değiştirmekle iktidarın dilini değiştirdiğinizi sanıyorsunuz sadece. Sizin için de ‘terörist’ler korkunç şeyler ve onlardan biri olmak sizin ödünüzü koparıyor. Aslında bilinçaltınızın iktidarlardan hiçbir farkı yok. Sadece bunu süsleyince ya da örneklerini değiştirince, “x’e değil de y’ye” terörist deyince iktidarın dilini kullanmadığınızı zannediyorsunuz. Doğal olarak da hiçbir yere varamıyorsunuz.

Mevzu İki; Bilimsel Terör ve Sanatsal Terör

İlk mevzumuzla fazlasıyla benzeyen bir nokta ancak burada başka bir yerden müdahele etme ihtiyacı duyduğum için ayırdım. Sanatçının da tıpkı gazeteciler gibi benzer sebeplerden ‘terörist’ ilan edilmekten korktukları ortada.

Peki bu sanatçılar “terörist değiliz biz” diye bu kadar dertlenirken, kendilerini o kötü etiketten ‘temizlemeye’ çalışırken hiç mi tuhaf hissetmediler? Onca sanatçı, müzisyen, yazar, filozof dille uğraşırken, iktidarın dilini, tanımlarını reddederken, onu bozmak için uğraşırken; iktidarın etiketini böylesine içselleştirmiş olduklarını hiçbiri mi görmedi?

Bu konuda bu kadar korkan, teröristlikten çekinen sanatçı arkadaşlara tavsiyem biraz Hakim Bey okumaları, başlangıç olarak da ‘Şiirsel Terörizm’ metnini önerebilirim. Belki biraz bir şeyleri görmelerine yardımcı olur.

Hatta tadımlık vereyim biraz;

“ŞT’nin yaratacağı seyirci tepkisi ya da estetik şok en azından terör hissi kadar kuvvetli olmalıdır – yoğun tiksinti, batıl bir huşu, ani sezgisel kırılma, dadaesk endişe – ŞT ister tek bir insana ister birden fazlasına yönelik olsun, ister imzalı ister imzasız olsun sanatçının kendisinden başka birinin hayatını değiştirmiyorsa çuvallamıştır. … Suç olarak sanat; sanat olarak suç.”

* * *

Bu konuda Türkiye siyasi-kültürel tarihindeki örnekler saymakla bitmez. Biteceğe de hiç benzemiyor. Çünkü bu sorunun temelinde ‘muhalif’ insanların zihinlerindeki sorunlu hâl var. Sürekli haklı olduğunu iddia ederek, zerre eleştiri kabul etmeden korumak için uğraştıkları hastalıklı hâl.

Bu hâlin en temel sebeplerinden birine ben ‘muhalifin iktidar aşkı’ diyorum. Bu arkadaşlarda muhalifliğin en temel sebebi kendilerinin iktidar olmamaları. İktidar olma aşkıyla muhalif olduklarından, içlerinden ‘dikta’ dürtüleri sürekli sızıyor. Kendileri de içten içe farkındalar ki iktidarı ele geçirir geçirmez -farklı gruplara da olsa- aynı tavrı sürdürecekler. Yani onlardan gelecek ‘devrim’den de bir hayır gelmeyecek. Çünkü dertleri özgürlük değil, iktidarı ele geçirmek. Bu yüzden iktidarın dilini, tanımlarını, sözlüğünü kullanmak rahatsız etmiyor onları. Kendi sözlüklerini de hazırlıyorlar bir yandan.

Bir yandan da -yine üstteki sebebe bağlı olarak- sürekli ‘temiz çocuk’ olma istekleri var. Muhalif bile olsalar, asla ‘kaka muhaliflerden’ olmamalılar. Öyle olursa görüntüleri, karizmaları sarsılacak çünkü. Halkın gözünden düşürebilir iktidar onları yoksa. Bu yüzden bu kadar korkuyorlar aslında iktidarın bir etiket yapıştırmasından. Çünkü hâlâ iktidarın gücünden, onun halkın bilincini etkileme gücünden korkuyorlar. Bu yüzden iktidara karşı ‘temiz bir muhalefet’ sürdürmek zorunda hissediyorlar. İktidara kendilerine terörist deme fırsatını vermek istemiyorlar. İktidarın diline karşı boyun eğmiş hâldeyken, bir de üstüne dünyayı değiştireceklerini iddia ediyorlar. Kimse gocunmasın, bana komik geliyor.

* * *

En başta şu iktidarın sözlüğünü bir çöpe atmak lazım. Eğer ‘başka bir dünya’ niyetiniz varsa, iktidara dair hiçbir şeyin olmadığı, hep beraber yazılacak bir sözlükle olabilir ancak, iktidarın sözlüğündeki örnekleri değiştirerek değil. Onun sözlüğüne uyarak yapacağınız her hareket, boşa vakit ve enerji harcamaktan başka bir şey olmaz.

O Dayağı Devlet Yedi [05.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Malum, şu an Uludere Katliamı’ndan daha önemli bir haberimiz var, oraya ‘taziye’ye giden kaymakamın linç edilmesi. E medyanın buna bu kadar ilgi göstermesi doğal, katledilen 35 Kürtten bahsedecek halleri olmadığından bu doğal olarak önem kazanıyor.

Bu kadar haber olup tartışılınca, ister istemez aklımda şöyle bir soru dönmeye başladı; Bir kaymakam neden dayak yer? Ya da şöyle soralım; bir devlet görevlisi, kendi vatandaşlarından neden dayak yer? Bu olayı bu kadar çok konuşup dert eden medyanın, buna verdiği klişeden ve faşizmden ibaret cevaplarının dışında düşünerek cevaplamayı deneyeceğiz doğal olarak. Yoksa basitçe; ‘Hasip Kaplan provoke edip halkı kaymakamın üzerine saldı.’ diyerek yazıyı bitirmek, tüm tartışmalara nokta koyup devletten de iki aferin, belki biraz da destek almak doğal olarak işlerine geliyor birçok kişinin.

Acaba günlerce olay yerinden uzak duran, hakkında konuşmak için bile neredeyse üzerinden bir gün geçmesini beklemeyi uygun gören iktidara dair ellerine geçen ilk ve tek -bakanların oraya geldiği yalanına inanan yok herhalde- temsilci olmasından dolayı olabilir mi? Her ne kadar görmek istemese de o ‘süper medya’mız, oradaki halk öfkeli iktidara karşı, sevmiyorlar, istemiyorlar. Çünkü köyler arasındaki doğal ticaretin ‘kaçakçılığa’ dönüşmesinin, iki köy arasındaki dolaşım için askere rüşvet verip onların keyfine göre gidebilmelerinin sebebi, onların koyduğu sınırlar. Çünkü iktidarın temsili olan koruculardan, jandarmadan pek de iyi bir şey görmüyorlar. Çünkü iktidara dair ne zaman bir şeyler uğrasa o köylere; ya korku ya tehdit ya da kan getiriyor böyle.

Belki de zaten umursanmadıklarını, bu olayın da üstünün kapatılıp herkesin susturulacağını bildiklerinden olabilir mi? Oraya iktidara dair gelen her şeyin -temsilcisinden medyasına kadar- manipülasyona, sahte bilgilere malzeme aradığını bildiklerinden olabilir mi? Bir nevi “Yalan söyleyeceksen defol git buradan.” demek istemiş olabilirler mi? O sahte ‘acıyı paylaştık’ haberlerine pabuç bırakmamak için olabilir mi? Daha da basitleştireyim, tepeden gelen ve ülkenin geri kalanına yayılması için hazırlanacak olan yalanlardan bıktıkları için olabilir mi? Hatta, bu katliamın gündemde biraz daha yer tutması için, en azından olayın medyada anılması için, “Yeter ki medyada bir şekilde haber olsun” diyerek yapmış olamazlar mı?

Ya da bu olayın bile suçunun kendilerine, temsilcisi olarak seçtikleri vekillere, hatta doğal olarak ‘Kürt olan her şeye’ yıkılacağını bildiklerinden olabilir mi? Sonuçta her şey ortadayken bile büyük bir yüzsüzlükle herkes bunu yapmaya çalışıyor şu anda. Başbakanından, Bahçeli’sine, en büyük(!) medyasından, en kendi halinde takılanına dertleri bu olmuş durumda. Ortalıkta tekrar devasa bir yalan döndürüleceğini bildikleri için ve artık buna tahammülleri olmadığı için kendilerini iktidardan böyle korumak istemiş olamazlar mı? Kendilerine bu acıyı yaşatan insanların, onlarla acılarını paylaşanlara ‘kan emiciler’ diyecek kadar yüzsüz hale geldiğini öncesinden görmüş olduklarından olamaz mı? Onların elinden kaymakamın kurtulmasını sağlayan insanların, olayın suçlusu olarak ilan edileceğini bildiklerinden olabilir mi? Cenazelerini nasıl gömeceklerinden, tabutun üzerine ne örteceklerine kadar iktidarın her şeye iktidarın karışmasından bıkmış olduklarındandır belki de. Malum, cenazelerin gömülüşü ve üzerlerine örtülen renkler, o insanların nasıl öldüklerinden daha çok konuşuldu.

Daha çok şey sıralayabiliriz böyle, ancak ortak olan noktaları varsa tüm bunların iktidarın ve onun temsilcisi olan her şeyin acılarını paylaşıp o insanların yanında olmak dışında, her şeyi yapmış olmasıdır. Tıpkı onlarca yıldır yaptıkları gibi. Ve aslında o dayağın ne anlama geldiğini Selahattin Demirtaş, 3 Ocak’taki konuşmasında söyledi bizlere;

“Biz senin meşruiyetini, Başbakanlığını tanımıyoruz, senin zihniyetini tanımıyoruz. Sen kendini ne zannediyorsun. Haddini bileceksin. Sen hesap vereceksin. … Sizin tehditlerinize boyun eğmeyiz.”

İşin özü, görüntüde o dayağı yiyen bir kaymakamdı ama orada aslında bir halk, iktidara en net mesajlarından birini verdi. Bu saatten sonra, iktidarın kendi elleriyle kendisine karşı yarattığı öfkenin karşısında ne kadar dayanabileceğini de göreceğiz.

Uludere Katliamı Neleri Gösterdi? [30.12.2011]

(Bu yazım ilk olarak 30 Aralık 2011’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Medyayı gördük Uludere’yle;

Medyanın artık eline kanı bulaştırmaktan hiç de çekinmediğini, otosansürün ne kadar rahatça ve yüzsüzce uygulanabildiğini, insan hayatının söz konusu ‘Kürtler’ olunca ne kadar önemsiz hale getirildiğini, herşeyin birer ‘iddia’dan ibaret olabildiğini ve birbiriyle savaş halindeki grupların aynı sözleri söyleyebildiğini gördük.

Çünkü medyanın umrunda olmaması gereken hayatlardı oradakiler. Öyle olmaması gerekiyordu ama Türkiye’de ‘medya’ dediğimiz şeyin artık ‘iktidardan gelen emirleri çoğalma/yayma birimi’ne dönüştüğünü gözümüze sokmaları gerekiyordu illa ki. Yoksa CNN Türk rejisi, yöneticisi bu kadar rahatça ve görev aşkıyla müdahele edebilir miydi o yayına. ‘Dürüst, tarafsız’ olduğunu bas bas bağıranlar dut yemiş bülbüle dönüşebilir miydi başka türlü. Bize artık “Bizden umudu kesin, biz haberci değiliz.” dedi hepsi. Zaten biliyorduk ama kendi dillerinden de duymuş olduk bunu.

Gözlerinin önünde olanları ‘iddialara, yalanlara’ çevirme güçlerini de gördük medyanın. Ve öyle büyük bir güçtü ki bu, Yeni Akit ve Sözcü aynı şekilde manşet haberi yazabildi bunun sayesinde. Sanırım kırk yıl düşünse kimsenin aklına gelmezdi böyle bir şeyin gerçek olabileceği. Ama söz konusu ortak düşman olunca, tabii ki kalemlerinin önünde hiçbir güç duramadı. Ortak düşmana karşı tam birlik halinde döktürdüler manşetlerini.

‘Halk’ı gördük Uludere’yle;

Bu katliamın en büyük mimarlarından birisi ‘büyük Türk halkı’dır. Onun iktidarına, ordusuna olan sonsuz ve sarsılmaz güvenidir. Bunun aksini söylemeye kimsenin cesaret edebileceğini sanmıyorum. Medyanın da, iktidarın da, ordunun da böyle rahatça hareket edebilmesinin, böyle aklın mantığın almayacağı açıklamalar yapabilmesi ‘halktan aldıkları icazetle’ mümkün olmuştur çünkü. Eğer bu icazeti vermemiş olsaydı halk; ne onlar öyle davranabilirlerdi, ne bu katliam olurdu, ne de halk her mecrada bu olayı büyük bir inançla savunmaya geçerdi.

O yüzden artık halkı temiz tutmaya çalışmaktan da vazgeçmemiz gerektiğini gördük, çünkü ciddi bir kesimi de ellerinde bu kanı taşımaktan gurur duyuyor. İnklar etmenin anlamı yok.

Birtakım kendini bilmezleri gördük Uludere’yle;

Bunlar zaten her fırsatta ortaya çıkan sevgi kelebekleri, barış elçileri, politik argüman papağanları, edebi süs ustaları. Yine döküldüler ortalığa. Ve yine kalkıp ‘güya eşitlikçi ve dürüst bir tavırla’ suçu paylaştırmaya, “Kürt mücadelesinin (BDP dahil) bunda suçu var, onlar yüzünden sivil halka olan oluyor.” gibi nasıl ve nerelerinden ürettiklerine emin olamadığım argümanlar ortaya atarak kendilerince bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.

Bunları kullananların en klasik özellikleri, doğru düzgün politik birşeyler okumadan, gündemi, olanı biteni takip etmeden ezberlerindeki birkaç argümanla konuşuyor oluşlarıdır. Sorsanız Kürdistan’da olan bitenlerden ne kadar haberleri vardır diye, alacağınız cevap ya büyük bir sessizlik ya da medyanın genel argümanları olacaktır. Bu yüzden kendilerini çok fazla ciddiye alamıyorum ama böyle fırsatçı bir şekilde ortaya çıkma çabalarına da tahammül edemiyorum.

(Bir de arada bir muhalifleri de gördük ama onlar bunların yanında çok hafif kaldığı için listeye dahil edemiyorum.)

İktidarı çok daha iyi gördük Uludere’yle;

Hem de öyle güzel gösterdi ki kendisini bu sefer. Zaten İçişleri Bakanı İdris, son zamanlarda bu gösterilerin geleceğinin sinyallerini veriyordu bizlere. E “İkinci açılım pakedi geliyor.” denildiğinde zaten herkes korkudan ne yapacağını şaşırmıştı. Ve şimdi açılıma başlandığını herkes rahatça görüyordur sanırım.

İktidarın aslında uzun zamandır içinde tutmaya, saklamaya çalıştığı yüzüdür şu an karşımızda duran. Demokrasi, eşitlik, insan hakları onlara o kadar uzak ve onlar için o kadar rahatsız edici şeylerdi ki daha fazla saklanamadılar artık o kelimelerin arkasına, çıktılar meydana. Hem de tüm öfkeleri, kinleri ve ağızlarından damlayan kanlarıyla. Saldırmaya, parçalamaya, katletmeye hazır bir şekilde meydandalar artık. Başbakan zaten konuyla ilgili açıklamasında bir tek “Bu olayda emeği geçen herkesi tebrik ederim.” demedi ama dinleyen herkes bunu anlamıştır sanırım.

Kısacası iktidar da tam manasıyla meydanda artık. Daha doğrusu artık herkes gerçek yüzleriyle, maskeleri düşmüş bir halde meydandalar. Bundan sonrasında ise herşeyin çok daha sert olacağını söylemek sanırım kahinlik olmayacaktır. Çünkü herşey maskelerin düştüğü an başlar zaten.

Şu an maskelerin düştüğü, ellerindeki kan ve içlerindeki irinle ortada durdukları zamanlardayız. Çok daha vahşileşecekler, çok daha acımasızlaşacaklar. Bu katliam başlangıç işaretini verdi, maskelerini ellerinden alıp, meydanın ortasında koydu onları.