Cuma Postası [13.07.2012]

* Zaman geçer, Ahmet yine blogun başına geçip bir Cuma Postası’na daha başlar. Bu sefer link anlamında bayağı kalabalık olacak gibi görünüyor. Umarım yayınlayana kadar eriyip klavyeye dökülmem. Neyse, başlayalım…

Kendi hâline bırakılan her şey doğada yerini bulur. O yüzden zorlamayın hiç.

* Bakın, o okudum diye gezip durduğunuz kitapları aslında çoğunuzun okumadığını herkes biliyor. Boşuna yalan söylemeyin o yüzden. Üstelik yalnız da değilsiniz bu konuda. Bakın burada bir liste var, birçok kişi okuduğunu iddia ediyor bu kitapları ama yalan! Kandıramazsınız bizi!

* Hadi birkaç kitabı okudum demek yine daha tolere edilebilir de bunun daha beteri bir durum da var. Felsefe okumadan filozof kesilenler, siyaset biliminden haberi bile olmadan teorisyenliğini ilan edenler, edebiyattan zerre anlamayanların yazarım diyerek kitap çıkartması… İşin daha acınası olanı ise bunların gerçekten hakkını vererek yapanlardan daha ciddiye alınıyor oluşu. Bu konuda fazla dertliyim, örnekleri karşıma çıktığında da acımasızlaşabiliyorum haberiniz ola!

* Sanırım özellikle bu sebeplerle çok fazla güncel konularda yazamaz oldum. Yazdığım zaman da yazdıklarımın mantıksız, saçma, hemen kişiselleşen ve fanatikleşen tartışmalar arasında kaybolacağını düşünüp yayınlayamıyorum. Biraz kaprisli görünüyor ama ne yalan söyleyeyim yazdıklarımı önemsiyorum ben. Her şeye koşup iki cümle atıp kaçacak kadar basit düşünemiyorum.

* Cory Doctorow’u her anlamda çok seviyorum. Yaptığı işlerden fikirlerine kadar oldukça önemli benim için. Ama hepsinden önemlisi edebiyatı. Yeni kitapları zaten yoldaydı ancak yakın zamanda bir sürpriz yaptı ve şahane bir kitabın yolda olduğunu duyurdu. Little Brother’ı çok sevmiştim ve bu anlamda bir devam öyküsü hep hayal ettiğim bir şeydi. Cory bu kez de beni yanıltmadı ve güzel haberi verdi. Şimdi bekleyeceğiz sadece.

* Bir sequel haberi verdik, bir de bugün gündeme düşen ve (bence) ortalığı altüst eden bir prequel haberi verelim. Neil Gaiman, Sandman serisiyle zaten gönlümüzde taht kurmuştu. Ancak okuyan (hemen hemen) herkesin kafasında takılan bir soru vardı; Morpheus bu öyküden önce ne yapıyordu? İşte Gaiman, dün gece yayınladığı videoyla bu soruya gereken cevabı vereceğini duyurdu. Üstelik bunu J.H. Williams III ile yapacaklarını söyleyerek daha da heyecanlandırdı. Ancak kötü haber, Sandman #1’in 25. yıl dönümüne denk getirmek istedikleri için bu öyküyü Kasım 2013’e kadar bekleyecek olmamız. Çok sabretmemiz lazım çoook.

* Sen kalkıp Sartre hâlinle mahalle kahvesine gelirsen olacağı budur!

* Koleksiyon modellerini severim. Özellikle ilgi alanıma girenlere ait olanları ve de farklı tarzlarla karma yapılan özel üretimleri. Ancak şunun gibi şahane işleri görüp asla edinemeyeceğimi öğrenmek beni çıldırtıyor. Madem biz alamayacağız, neden yaparsınız kardeşim böyle şeyleri? Sadist misiniz?!

* Hz. Alan Turing hakkında Bruce Sterling’in yaptığı bir konuşma… Fazla söze gerek yok bence.

* Konuşmayı bile gereksiz bulduğun anlar olur ya, sadece hissetmenin yettiği, o zaman işte bu playlist döner durur.

* Neyse, sanırım bu sıcakta bu kadar konuştuğum yeter. Hepinize iyi erimeler! Bağlantıyı kesebiliriz…

[PANEL] HackCon I: ‘Hacker’ nedir, ne değildir?

  (Eğer “hacker, hacktivizm, hacker kültürü, hacker etiği” gibi kavramlar ilginizi çekiyorsa, bu konularda meraklı biriyseniz, bu konuda buralarda yazan-çizenler neler diyor diye merak ediyorsanız bu paneli kaçırmamanızda fayda var. Benim “Hacker Etiği” başlığında konuşmacı olarak da bulunacağım panel 23 Haziran saat 13:00’da Beşiktaş EMO binasında. Orada görüşmek üzere.)

Duyuru Metni:

Günlük haberlerin bir parçası, güncel sosyal / siyasal gündemlerin ayrılmazları haline gelen yeni kavramlar var artık: hack, hacker, hacktivizm..

Kimdir hacker? Kime hacker denir? Neye inanırlar? Motivasyonları nelerdir? Her sisteme girer, her sırrı afişe eder ya da zarar mı verirler? Sınırları yok mudur? İnandıkları etik değerler nelerdir? Hacktivizm siyasal aktivizmin bir parçası olarak nasıl değerlendirilebilir? Hacker olmak suç mudur?

Tüketici, yüzeysel ve niteliksiz teknoloji pratiğine karşı hack kültürü neler önermekte ve yapmaktadır? Bu kültür, bilgi ve becerilerin paylaşılması, böylece yaygınlaşması ve özgürleşmesi için nasıl bir rol oynar?

Alternatif Bilişim Derneği, bu güncel soruları tartışmak üzere konunun uzmanlarını ve taraflarını biraraya getiriyor.

23 Haziran cumartesi günü Beşiktaş EMO’da düzenlenecek olan HackCon I’de buluşalım.

Toplantı herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Kayıt için kayit [at] alternatifbilisim.org

Tarih: 23 Haziran 2012

Saat: 13.00 – 18.30

Yer: Elektrik Mühendisleri Odası, Beşiktaş

Daha fazla bilgi için: http://www.alternatifbilisim.org/wiki/Ana_sayfa#HackCon_I:_.27Hacker.27_nedir.2C_ne_de.C4.9Fildir.3F

İnternette panel hakkında haberler:

http://www.yurtgazetesi.com.tr/teknoloji-ve-bilim/hacker-nedir-merak-mi-ediyorsunuz-h13651.html

http://www.medyatava.net/haber.asp?id=93868

http://erkansaka.net/archives/17020

Sísyphos’tan Beter Olmak [26.05.2012]

(Bu yazım ilk olarak 26 Mayıs 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Eğleniyor muyuz? Keyifler yerinde mi? Buradan bakınca öyle görünüyor. Ne de olsa gereksiz polemikler ve tartışmalar konusunda hiç sıkıntı çekmeden günleri geçirebiliyorsunuz. İstediğiniz de buydu zaten değil mi?

Değil mi? Nasıl olmaz ki? Eğer derdiniz her günü dolduracak boş polemikler ve anlamı-sonu olmayan tartışmalar değilse neden bu kadar hevesle atlıyorsunuz her birine? Neden konunun özünde duran kocaman gerçeği ve tüm bu tartışmaların esas derdini görmeden devam ediyorsunuz? Açılan her çukura balıklama atlamak için keyfini çıkarıyor olmanız lazım, başka türlü anlamsız olurdu yoksa.

Sanırım biraz karışık bir giriş yaptım. Neyse baştan alalım, hiç sorun değil.

Başbakan ve AKP tayfası, haftada birkaç kez anlamsız polemikler açma ya da eskileri pişirip önümüze sunma konusunda gerçekten büyük bir başarı gösteriyor. Anladığım kadarıyla asistanları ve arka taraftaki metin yazarları da bu konuda ciddi bir malzeme deposuna sahipler. Ancak sorun şurada, hiç kimse bu mevzunun toplamına bakmaya ya da bu gereksiz polemiklerin nereden çıkartıldığına bakmaya niyetlenmiyor. Herkes çok güzel bir şekilde haftalık muhalefet kotasını doldurabilmek adına o günün polemiği neyse aynı yüzeysellikle ona atlayarak kendi “görevini” tamamlayıp bir köşeye çekiliyor. Yukarıda dediğim gibi, bunu yapıyorsanız keyfinizin yerinde olması lazım.

Gelin şu yaratılan polemiklerin genel bir özelliklerini çıkartalım beraber. Bakalım neler olacak elimizde.

  1. Daima Genel Gündemden Alakasız Olmak: Bu olmazsa olmaz. Esas tartışılması gerekenler ve ülkenin genel durumuyla ilgili sorun olarak nitelendirilebileceklerden ne kadar uzak olursa polemik o kadar işe yarar. Bu sayede herkesin dikkati dağılır ve esas konular rahatça arka plana itilebilir.

  1. Konunun Mümkün Olduğunca Çözümsüz Olması: Bununla tartışmanın istenildiği kadar uzatılabilmesi ve muhaliflere ayak bağı olabilmesi sağlanır. Böylece hem tartışmanın uzunluğunu belirleme hem de istedikleri yerde kesip daha sonra tekrar ısıtma şansları olur.

  1. Tartışmayı Daima Başlatan Olmaları: Daima bu polemikler iktidar tarafından başlatılır. Bununla birlikte polemiğe dahil olan herkes onların kurallarını ve şekillerini kabul ederek buna girişmiş olur. Bu da baştan yenik başlamakla aynı anlama gelir zaten. Çünkü bir tartışmada taraflardan birisi o tartışmayı kendisine uygun bir şekilde ortaya koyarsa zaten kazanmayı garantileyerek o tartışmaya girmiş demektir.

  1. Genelde Vasata ve Ortalamaya Hitap Eden Konuların Onların Dilleriyle Tartışmaya Açılması: Bir anlamda mahalle kahvesinin muhabbetlerinin siyaset arenasına taşınması. Bu AKP’nin belki de en akıllıca hareketlerinden birisi. Çünkü ortalama ve vasat yıllarca övülerek, aptallık kutsanarak bu ülkede garip bir atmosfer oluşturuldu. Ancak bunları övenler ve bu atmosferi oluşturanlar kendilerini hep yukarıda gören ve “halka yaklaşma” gibi dertleri olanlardı. Bu yüzden sadece başıboş bir ortam ve kendi kendisine bu atmosferle güçlenen kutsal bir “vasatlık” ideası yarattılar. Şimdi ise AKP bu hazırdaki atmosferi sahiplenerek, “halka yaklaşmayı” değil “halktan biri gibi davranarak”, tartışmalarda ve propagandada onların dilini kullanarak gün geçtikçe kendisini daha da sağlama alıyor. Muhalefetteki geri kalan herkes ise buna uzak ve beceremeyecek durumda oldukları için polemiklerin galibine karar verecek olan halkın işi kolaylaşıyor. Çünkü ortalama olanı öyle pişkin bir hâle getirdik ki, kendisini geliştirmektense diğerlerini kendi seviyesine çekecek bir güce sahip oldu. AKP bunun farkında olarak tüm politikalarını ilerlettiği için de her seferinde daha da coştu.

Eğer biraz dikkatle bakarsanız AKP’nin yarattığı ve gündemi uzun sürelerce meşgul eden tartışmaların tamamının bu kalıplara çok güzel bir şekilde uyduğunu farkedeceksiniz. Aslında bana göre çoğunuzun çoktan farketmesi lazımdı ama neyse. Sonuçta tüm bu polemikler bu şekilde ilerlerken bu polemiklerde bir taraf tutmaktansa Sisyphos’a eşlik etmeyi tercih ederim.

Demeye çalıştığım şey şu: Eğer ikitdara karşı bir muhalefet, bir direniş niyetindeysek ve bu amaçla onların karşısına çıkıyorsak bu şekilde hiçbir şey olmaz. Yukarıda yazdığım şekildeki tartışmalara girmek ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmeyecek bir hareket oldu, oluyor, olacak. Mesele eğer gerçekten bir galibiyet, tartışmalarda ve siyasi anlamda üstün gelebilmekse bu kalıbın dışına çıkılması için zorlanması gerekiyor. O kalıbın içine girmek değil, onları bu kalıbın dışına çıkmaya zorlamak bir aşama kaydetmeye yardımcı olabilir ancak.

Bu polemiklerde özellikle AKP’nin ülkeye bir yaşam biçimi, bir kültür dayatmaya çalıştığı iddiası çok sık görülüyor. Ancak mesele şu ki AKP bunu dışarıdan siparişle getirmiyor. Sadece bahsettiğim vasatın yaşam biçimini herkes için ortak olan hâline getirmek istiyor. Bunun faşizanlığı zaten tartışılmaz ancak bunun gökten vahiyle indiği ve öncesinde ülkenin şahane olduğunu iddia etmek de komik duruyor.

Tabii bununla birlikte 4. maddede bahsettiği sorun daima büyük bir mesele ancak o anlamda bir çözüm göremeyen karamsarın tekiyim ben. “Halkı uyutuyorlar, aslında olan potansiyeli köreltiyorlar.” gibi yorumlara da zerre inanmıyorum. Sebebini uzun uzun açıklamak isterdim ama onun yerine sizi Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde” kitabına yönlendiriyorum.

Sizin de eğlencenizi böldüm ama 10 dakikadan bir şey olmaz. Şimdi isteyenler gidip oyuna kaldığı yerden devam edebilir. Haklısınız sonuçta kim kendisini yormak ister ki bir şeyleri değiştirebilme ihtimali için. Ne olursa olsun öylesi çok daha eğlenceli ve kolay değil mi?

Machete Girl Cyberpunk eZine

İnternet, sunduğu geniş imkanlarla fanzincilik ruhunu taşıyan insanlar için devasa bir alan sağladı. Bunu kimileri şahane bir şekilde değerlendirirken, kimileri eline yüzüne bulaştırıyor. Bu yüzden bu konularda çok fazla yazılıp edilmemesini de göz önünde bulundurarak blogumun ve ilgi alanlarımın kapsamına giren eDergiler ve eZine’lar hakkında böyle tanıtım serileri yazmaya karar verdim. Hem okunabilecek güzel materyaller bulmanızı kolaylaştırmak hem de sanal fanzinler-dergiler konusunda kendi filtrenizi yaratabilmeniz için.

İlk yazımın konuğu Avustralya’dan bir grup cyberpunk. Bu arkadaşlar sadece fanzin olmakla kalmıyor, aynı zamanda bir çok cyberpunk etkinlik de düzenliyorlar. Ancak Avustralya’da oldukları için şimdilik sadece fanzinlerini okumak ve kendileriyle facebook grupları üzerinden sohbet etmekle yetiniyoruz.

Machete Girl bir eZine olarak gerçekten başarılı bir iş çıkarıyor. Tasarım anlamında profesyonel olduklarını dosyayı açar açmaz farkediyorsunuz -ki aynı zamanda sınırlı sayıda basılı versiyon da yapıyorlar her sayıları için. Okurken hiçbir sıkıntı çekmiyorsunuz, gözü yoracak ya da tasarımcıya küfrettirecek bir sayfa olmamasına dikkat ediyorlar. Fanzin ruhu konusunda hiçbir sıkıntıları yok ancak ellerindeki imkanları da kullanmaktan hiç çekinmiyorlar ve kaliteli bir iş çıkarınca fanzin ruhuna aykırı kalınacağını iddia edenlere de gerekli cevabı vermiş oluyorlar.

İçerik anlamında ise beklenenin fazlasıyla üstündeler. Teorik konulardan, internet haberlerine, cyberpunk modasından edebiyata, sinemadan müziğe kadar cyberpunk hakkında gerçekten ne var ne yoksa döküyorlar önümüze. Dolu dolu ve her sayfası okunmaya değer bir iş çıkartıyorlar. Her sayısı 50 sayfa ve bu 50 sayfada cyberpunk olmayan bir şey bulma imkanınız yok. Bu anlamda tam bir hazine sandığı.

Dergi tamamen ücretsiz olarak indirilebiliyor ancak hemen her internet dergisi gibi bağışlara da açıklar. Bu anlamda bağış hakedebilecek çok az dergiden birisi benim gözümde.

Söyleyebileceğim eksi bir yön bulamadım. Tüm sayılarını okumama rağmen maalesef böyle bir yan gözüme çarpmadı. Siz farkederseniz yorumla belirtebilirsiniz.

Hakkında daha fazla yazmak istesem de söyleyecek çok fazla şey bulamıyorum. Dergi kendisini anlatıyor zaten. Özetle; cyberpunk ile içli dışlı olan, yeni haberleri ve farklı yorumları merak eden, cyberpunk adına ne varsa ulaşmak istiyorum diyen biriyseniz bu dergiyi takibe almanız şart.

Dergiye bir puan verecek olursak: 10/10 derim. O kadar çok sevdim kendilerini.

Derginin sitesi: http://www.machetegirl.com/

Derginin twitter hesabı: https://twitter.com/#!/MacheteGirleMag

Derginin facebook grubu: https://www.facebook.com/groups/machetegirl/

Korsanlar Partiye Çağırıyor [16.04.2012]

(Bu yazım ilk olarak 16 Nisan 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korsanlık, internetle içli dışlı olan bir çok kişi için artık doğal kavramlardan birisi hâlinde. Bir grubu tanımlayan ve insanlara dair bir özelliği anlatan her kelimenin başına geldiği gibi bu da farklı yorumlarla ve farklı bakış açılarıyla tanımlanmakta ve kullanılmakta.

Kapitalizmle ve devletle ortak bir bakış açısına sahip ya da onların parçası olan bir insan için korsanlık, en basit tabiriyle emek hırsızlığı olarak görülmekte. Onları internet üzerinden emekleri çalan, başkalarının para kazanmasının önüne taş koyan bir grup çapulcu gibi tanımlayıp, bu şekilde onlara karşı durmaya çalışmaktalar.

Ancak burada hırsızlık tanımıyla birlikte sorun başlıyor. Teknik olarak bakacak olursak, hırsız dediğimiz kişinin çaldığı şeye bir daha sahip olmanız mümkün değil. Ancak bir korsanın indirdiği müzik hâlâ orada, üstelik herkese açık bir şekilde. Kimsenin bir kaybı olmamakla beraber, herkesin kullanımında. Ancak kapitalizm elbette kendisini düşündüğü için bunu görmezden gelerek hırsızlık olarak nitelendirmekte ısrar ediyor, bizlere: “Senin parasını ödemeden hiçbir şeye sahip olmaya hakkın yok.” diyorlar. Bu yüzden de onlara göre bir şeyleri ücretsiz olarak paylaşmak hırsızlık oluyor.

Bu bakış açısının dışına çıkıp da, korsanların kendilerine ya da onlara sempati duyanlara (ki genelde sempatizan dediklerim de gizli korsanlar oluyor) göre nasıl tanımlandıklarına bakacak olursak işin yüzü gerçekten değişiyor. Ortaya çıkan çok üstten bir tanım: Bilginin ve kültürün özgürce paylaşımını, parasını ödeyemeyenlerin de bunlara sahip olabilmesini ve insanlığın ortak kültürünün birtakım yasal kısıtlamalarla (parası olan) bir zümreye ait kılınmasını istemeyen ve bunun için çaba gösteren insanlar. Böyle bakınca pek de hırsıza benzemedikleri ortada.

* * *

Korsanlık, internetin ulaşım alanından dolayı başlarda çok önemsenmiyormuş gibi görünse de aslında internet doğduğundan beri varolan bir kavram diyebiliriz. P2P ağlar ve bunun kolay kullanılabilir bir şekli diyebileceğimiz torrent daha çok insan tarafından öğrenilip kullanıldıkça; insanlar filmlere, müziklere ücretsizce ulaşabilme imkanlarının olduklarını farkettikçe durum değişmeye ve bu tartışma daha da büyüyen bir hâl almaya başladı. Elbette sinema-müzik-edebiyat sektörünün büyük patronları bundan hiç memnun değillerdi. Her ne kadar istatistikler hâlâ en çok orjinal materyal alanların torrent kullanıcıları olduklarını söylese de, onlar inatla bunu inkar edip kendilerini zarara uğrattıklarını söylüyor ve devleti bu konuda caydırıcı önlemler alması için zorluyorlardı.

Elbette bir noktada şirketlerin zarara uğradıkları doğru. Çünkü konu tamamen onları yarattıkları telif hakları ve kültürel mülkiyet gibi kavramların sorgulanmasına ortam hazırlıyor, bunların saçmalığının herkes tarafından görülebilir hâle gelmesine neden oluyordu. Bu yüzden de kendilerini bir şekilde sağlama almaya mecbur hissetmeleri doğaldı. Elbette internetin başka “tehlikeli” yanları da vardı ve devletler çok da vakit kaybetmeden tüm bu “tehlikelere” karşı savaşabilmek için şirketlerle büyük bir ittifak anlaşmasına giriştiler (zaten daimi bir evlilikleri söz konusuydu ama bu yeni bir anlaşmayı mecbur kılmıştı). Günümüzde tartışmakta olduğumuz SOPA, PIPA, ACTA, HADOPI ve Türkiye’deki yeni telif sistemi denemesi de bu ittifakın doğal sonuçları.

* * *

Bu ittifaka karşı elbette bir karşı hareket oluşacaktı. Çok fazla da gecikmedi. Önce internet politize oldu. Torrent sitelerinin büyük kısmı birlikte hareket etmeye, korsan bayraklarını çekerek şirketlere karşı “özgür kültür” için savaş ilan etmeye başladı. Bir süre sonra bu da yetmedi ve günümüzde Türkiye’de de bir örgütlenme çabasında olan Korsan Parti (Pirate Party) doğdu.

Korsan Parti’ler ilk kurulma dönemlerinde ciddi bir şekilde dalga geçilmeye maruz kaldılar ve hâlâ da kalıyorlar. “Her şeyi çözdük bir bu mu kaldı?” ve “Ekonomiyi de film indirerek mi kurtaracaksınız?” benzeri alaylar büyük(!) politikacılar tarafından bile hâlâ karşı argümanmış gibi kullanılmakta. Ancak durum hiç beklenildiği gibi olmadı, bazı ülkelerde dalga geçenler için ciddi bir rakip oldular bile.

Korsan Parti’leri temelde telif hakları yasası dediğimiz ve kültür mülkiyetini şirketlere yarar bir şekilde koruyan düzenlemelere karşı duran, patent sisteminden kurtulmayı amaçlayan ve vatandaşların gizliliklerinin ve özgürlüklerinin korunmasını ve geliştirilmesini temel alan bir programa sahipler. Ekonominin kültüre, internete ve özel hayatlara müdahelesinin minimuma düşmesini ve hatta tamamen yok edilmesini hedefliyorlar. Halihazırda 30′dan fazla ülkede resmi olarak kurulmuş, çok daha fazlasında ise kurulma hazırlıkları sürüyor (Türkiye’deki hareket için http://korsanparti.org). Bu anlamda dünya çapında bir hareket oluşmakta.

Avrupa’da temelleri atıldığı için burada daha hızlı bir gelişme gösteren Korsan Parti’leri bir çok yerel ve genel seçimde ciddi oy oranları almakta, AP’de sandalyelere bile sahip olmakta. Başlangıçta dalga geçenler için bu büyük bir şok etkisi yaratmışken, üzerine son zamanlarda bu konulardaki duruşları temelinde güncel politikada da anti-kapitalist bir çizgide programlar oluşturarak aktifleşmeleri, gün geçtikçe daha da sözü dinlenen bir hareket olacaklarının göstergesi. Prag’da yapılmakta olan PPI (Pirate Party International) 2012 konferansını takip ederek, bu konulardaki ciddiyetlerini kendiniz de görebilirsiniz.

* * *

Bu hareketin bana göre en önemli yanlarından birisi, internetle birlikte oluşan yeni kültürün politikaya bakışta nasıl ciddi değişimler sağlayabildiğini ve internetin politik anlamda pasifize edici olduğunu iddia edenlere karşı güzel bir cevap verilebileceğini göstermesidir. Aynı zamanda muhaliflerin pek de umursamadığı konuların aslında nasıl temelle bağlantılı ve ciddi olduğunu anlatabiliyor oluşları, siyasette kalıplaşmış muhalefet ve siyaset yapma anlayışları dışında taze bir bakış sağlanabileceğini göstermeleri gibi, bir çok konuda ciddiye alınması gerektiğini düşündüğüm bir hareket.

Özetle: Korsan Partileri ve korsanlar, bizlere bu yeni dönemde siyaset ve muhalif hareket açısından ne tür yeni yolların açılabileceğini ve de nasıl hareket edilebileceğini çok güzel anlatıyor. Aynı zamanda gün geçtikçe değişen dünyada, eski zamanların yöntemlerini kullanmakla yeni yöntemler üretmenin arasındaki farkı da net bir biçimde gösteriyor. Gelenekçi tavırlarda ısrar edenlere duyurulur.

Fikrini Savunmayı Bilmek

Ülkemizdeki akademik ortamın yavanlığıyla, sorunlu ruh hâliyle ortaya çıkmış bir blogda elbette bunun birebir göstergesi olan bir örneği görmezden gelmeme imkan yoktu. Bir çok konudaki bu sorunlu hâl gibi, bu olayla da çok daha net anlayacağımız üzere akademisyenlerimizin büyük kısmı da fikirlerini nasıl savunabilecekleri konusunda da aynı yavanlıkla hareket ediyorlar.

Konumuz Marmara Üniversitesi’ndeki “Bilim Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” başlıklı sempozyum. Sempozyumun başlığından ve içeriğine dair elimizdeki bilgilerden de anlaşılacağı üzere yaratılışçılık temelli ve bunu bilimselleştirmeye çalışan bir çaba. Sempozyumun kabullerinin ya da çabasının elbette bilimsel tutarlılığı ya da gerçekliği olmadığı gözle görülebilir bir konu. Ancak tartışmanın konusu bu olmaktan çoktan çıkmış durumda.

Bir grup akademisyen ve evrim savunucusu insan, akademik tavıra ve ifade özgürlüğü dediğimiz duruşa hiç yakışmayacak bir tavırla bu sempozyuma tepki göstermeye başladılar. Bu tepkiler önce sempozyum için facebook’ta açılan event’in kapatılmasına neden oldu. Ancak istedikleri bundan çok daha fazlasıyldı, sempozyumun komple iptal edilmesini istiyorlardı ve bunun için bir imza metni ortaya koydular (metin için tıklayınız). Metin net bir şekilde söz hakkı tanınmaması, yaratılışçıların susturulması gibi talepler içeriyor.

Öncelikle dürüst bir şekilde belirtmem gerekiyor ki bu hastalıklı bir tepkidir. Kesinlikle akademisyenlikle, tartışma ahlakıyla alakası olmayan ve sansür mekanizmasının değiştirilmiş bir biçimidir. Benzer hareketler kendilerine karşı başka gruplardan geldiği zaman ifade özgürlüklerinin kısıtlandığını hiç çekinmeden yüksek sesle dile getirenlerin, şimdi onlara aynı şekilde tepki vermeye çalışması ise açıkca komik duruma düşmektir. (Bu bağlamda Murat’ın yazdığı güzel bir yazı için: MÜ’deki Yaratılışçı Sempozyum Bu yazıda yapılabilecekler üzerine oldukça mantıklı tavsiyeler verilmiş. Ben de aynılarını tekrar etmemek için sadece durumun ve tavrın bir analizini yaparak bir katkı sağlamayı tercih ettim.)

Söz konusu sempozyumun bilimsel olarak geçerli olmayan fikirleri olduğunu belirtip bunu çürütmektense susturmaya çalışmanın karşınızdakilerden korktuğunuz izlenimi verdiğini göremiyor musunuz? “Bilimsel değil diyorlar ama bizim fikirlerimizi çürütmeye de cesaret edemiyorlar, demek ki haklıyız.” şeklinde bir algı yarattığını göremeyecek kadar mı yaptıklarınızı sorgulamadan hareket ediyorsunuz?

Yoksa bunlar tamamen sizin de tartışma ahlakından, bilimsel çürütme yöntemlerinden uzak olduğunuzu ve o şekilde hareket etmektense sansürcülerin yöntemlerini tercih etmeyi yeğleyeceğinizi itiraf etme biçimiz mi?

İmza metnini hazırlayan arkadaşlar, şöyle dürüst ve tarafsız bir şekilde hazırladığınız metne bakın. Ve düşünün, sizin evrim üzerine hazırlığını yaptığınız bir sempozyum için böyle bir kampanya başlatılmış olsa ne hissederdiniz? Eğer size karşı bilimsel argümanlarla gelmek yerine böyle bir yolun tercih edilmesi işinize gelecekse, bilimsel bir tartışma yapmaktansa konuyu kabile savaşlarından farksız bir yapıda sonuca vardırmak size doğru bir yol gibi geliyorsa tamam. Devam edin böyle.

Ancak haberiniz de olsun, bu yaptıklarınızın ne akademisyenlikle ne bilim yuvası dediğiniz akademiyle ne de söz konusu kendinizken savunmaktan bir an olsun çekinmediğiniz ifade özgürlüğüyle zerre alakası yok. Diğer insanlara, sadece kendisi çalıp kendisi oynamak isteyen bir grup fikir holiganı izlenimi vermekten de başka bir işe yaramıyor bu yaptığınız.

17.04.2012 – EK 1 (15:00 civarı)

Ek yapma sebebim Murat’ın yazısına cevaben Nevzat Evrim Önal’ın yazdıklarıdır (http://evrimkarsitisempozyumiptaledilsin.blogspot.com/2012/04/universite-bilimsel-dusuncenin-topluma.html?showComment=1334655820639#c5491373848856636553)

Murat’a verilen cevap açıkcası komik. Bir anda tartışma ortamının oluşmasını ve baskının değil fikirlerin sözünün geçmesini isteyenler üniversitelerin tabutuna çivi çakanlar olarak ilan edilmiş. Üstüne üstlük esefle kınanmışız.

Peki neden bu kınama? Destekçiniz olmadığımız için mi? Sizin fikirleriniz yerine baskı ve sansür yolunu kullanmanıza taraftar olmadığımız için mi? Aklınız alıyor mu bunu?

Gerçekten sormak istiyorum; tüm bu paradoks ve çelişkili dediğiniz durumu bir akademisyen olarak alanında ve akademiye yakışır bir şekilde gösterip bu yanlışı akılcı bir şekilde göstermek dururken “Sizi konuşturmayız” tavrınızın sebebi nedir? Baskıya baskıyla karşılık vermenin ne zaman çözüm getirdiği görülmüştür?

“Üniversitelerde sadece bilimsel tartışmalar yürütülür.” Evet, aynen öyle olur. Sizin yaptığınız ise bilimsel bir tartışma ortamını akıllıca kullanıp bu savlarını çürütmek (ki bilimsel olarak bunu yapamamanız imkansız) iken kalkıp tamamen saldırgan ve bilimsellikle, tartışma ahlakıyla alakası olmayan bir yöntem izlemektir.

Bu yaptığınız, devletin üniversiteler üzerinde gücüyle baskı kurup fikirleri kendi yararına dönüştürme çabasından farksızdır. Siz de akademik rütbeleriniz ve gücünüzle sizin yararınıza olmayanı görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Çok rahat bir şekilde onun bilimsellikle alakası olmadığını gösterebilecek yığınla yolunuz dururken.

Haklıyken haksız durumuna düşmeye bu kadar hevesli oluşunuza anlam veremediğimi tekrar belirtip akademide baskıyla ve zorla yapılmaya çalışılan her şeye karşı olduğum gibi, bu tavrınıza da karşı olduğumu bilmenizi isterim.

17.04.2012 – EK 2 (15:45)

Bu ekin sebebi bana ulşatırdıkları mesaj. Mesajı paylaşıp cevabını da öyle vermek daha makul geldi. Aynen elime ulşatığı şekliyle;

“Merhaba Murat,

arkadaşının blogu yazısını okudum. Bence bizim işaret ettiğimiz noktalara hiçbir şey dememiş sadece bağlamsız bir özgürlük söylemi geliştirmiş.


Ama yazmamın nedeni; face event sayfasının kapatılması ile (ki bizim doğru bulmadığımız bir şekilde oldu) üniversitede böyle bir şey yapılamaz diyenlerin aynı kişiler olduğunu söylemesi. Blog de iletşim adresi göremediğim için sana yolluyorum. İLteri misin?”

Öncelikle düzeltmeyi yapalım, facebook event’i konusunda tamamen gözleme dayalı bir yorum yapmıştım. İmzacıların kimler olduğu hakkında bir fikrim olmadığından sadece olay sürecini paylaşmak adına yazılmış bir detaydı. Bu noktanın netleşmesine sevindim.

İşaret ettiğiniz noktalara bir şey dememe noktasına gelince, zaten evrimin haklılığı ya da bilimselliği konusunda bir tartışma söz konusu değil burada. O konuda aynı fikirleri paylaştığımız ortada. Sizin işaret ettiğiniz noktadan çok işaret ediş şeklinize ve bunu uygulamanıza dair bir yorum yazısıydı bu zaten. Meseleyi bilimsel bir tartışmadan, gelen karşı argümanları çürütme çabasındansa onu susturup kovma istediğinize. Bu yüzden yazıyı yazdım, bunun gibi olaylar yüzünden de bu blogu kurmuştum zaten.

Bilimsel kuramlar, teoriler karşı argümanlarını çürüttükçe güçlenen ve sağlamlaşan şeylerdir. Argümanın şekline takılarak onu yok saymak sadece görmezden gelmeyi ve başkalarının kaçtığınızı düşünmesine neden olur. Bu bağlamda sizin yaptığınız evrim teorisini güçlendirmek için elinize geçen fırsatı değerlendirmek yerine kaçak güreşerek onu zayıflatmaya neden oluyor. Benim sorunum da bu noktada zaten. Bilimselin gücün karşı argümlarıyla savaşabilmesinden gelir, onları oyun sahasının dışına kovup görmezden gelerek değil.

Bu arada aşağıdaki blog postlarımdan biri ya da birkaçında mail adresim olacak. Oralardan bana ulaşmanız mümkün.

Selamlar.


(NOT: Durumun gelişme şekline ve bu yazının yazılmasından sonra olabileceklere göre, bu yazının devam etmesi de ihtimal dahilindedir.)

Cuma Postası [13.04.2012]

*Günler geçer, Ahmet’in dökülesi gelir ve bir cuma postası daha düşer önünüze. Hadi bakalım…

*Sanırım ciddiye alınma eşiği diye bir şey var. Yoksa da artık var en azından. Bazı insanların/grupların/kurumların bu eşiği geçmek ve ciddiye alınmamak için büyük bir çaba gösterdiklerinden eminim. Ortalama mantık kuralları çerçevesinden bile bakıldığında bu kadar aptalca hareket edip de bunları bile isteye yapmalarının başka bir açıklaması olamaz. Eğer amaçları bu değilse de ciddi bir zeka problemi mevcut demektir bahsi geçenlerde. Sonuç ne olursa olsun gereksiz oluyorlar ama o ayrı bir konu.

*İnsanın çalıştıkça çalışası gelmesi gibi bir durum var(mış). Yeni yeni öğrenmeye başladım, uğraştıkça uğraşasım, yazdıkça yazasım, okudukça okuyasım geliyor. Ancak bünye ne kadar üst seviyeyi görebilecek merak etmiyor değilim. Deneyip göreceğiz, sonuçtan haberdar olursunuz zaten. (Beyni patladı öldü?!)

*”Madem o kadar coştun, neden bir şey göremiyoruz.” diye söylenecek olanlar varsa kendilerine bir duble sabır ikram ediyorum. Bekleyin biraz, her şey güzel olacak.

*Bazı insan modelleri görüyorum ortalıkta (her yerde insan var, nasıl görmeyim ki [harbiden niye bu kadar çok insan var?]), arada bir konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bu misafirliklerden elimde çok önemli bir sonuçla döndüm: Bizim cidden boş dertlerimiz varmış. Çünkü bahsettiğimiz modelde (cep telefonu tanıtır gibi oldu bu da) öyle bir ayakkabı varmış ki, modası geçince adamı terkedip, ortada bırakıyormuş. Kendi ağzından aynen aktarırsam: “Abi bi daha nayk almam. 3 ay sonra modası geçiyor, ortada kalıyorum.”. Bence siz de not alın bu tavsiyeyi, sonra bir anda yol ortasındayken modası geçer, ayakkabısız kalırsınız.

*Aklıma gelmişken; Şakaysanız hiç komik değilsiniz ama ciddiyseniz ıslak meşeyle dalıcam, bu ne lan?!?!?!

*13. Cumanız mübarek olsun. Bu mübarek günden bir gün önce Charles Manson’ın serbest kalma talebinin yine reddedildiğini duyup dertlenmiştim. Oysa insanlığın fazlasıyla ihtiyacı vardı abimize. Bakın ne demiş:

“I’m special. I’m not like the average inmate. I have spent my life in prison. I have put five people in the grave. I am a very dangerous man,”

E haklı tabi.

*Son zamanlarda olan bitenlerden bahsedecek olursak, yukarıda bahsinin geçtiği gibi ciddi bir okuma ve yazma temposuna girdim ama ne zaman elle tutulur bir şeyler ortaya çıkacağı şimdilik meçhul. O yüzden bu konuda beklemedeyiz, pek bir haber veremeyeceğim.

Onun dışında sosyal ağlardaki iletişimi biraz derli toplu hâle getirebilmek adına facebookta bir düzenlemeye giriştim, onunla ilgili detaylı bilgiyi buradan okuyabilirsiniz.

Son olarak, Paslanmaz Kalem isminde yeni bir blog kuruldu. Kadrosu şahane, kendisi şahane, her bir yazısı okunmalık. Ben de orada edebiyat ağırlıklı yazıyor olacağım. Anasayfasına buradan, benim yazdıklarımın direkt listesine buradan ulaşabilirsiniz.

*Biraz da tavsiye döktürelim;

Dahke Fanzin blogunda zaten şaheserler estiriyordu ancak benim en çok sevdiğim bölümlerden birisi Satır Arası Notları’ydı. Hah, işte onun yenisi geldi, tıkla buraya, oku bir güzel e mi?

Özgür Uçkan hocanın yazdıklarını mutlaka takip ederim. Çok güzel analizler yapar, sağlam yorumları vardır. Yine kalemini konuşturmuş, RedHack ve Hacktivizm konularında güzel bir yazı dizisi ortaya çıkarmış. Başlangıç noktası için buradan alalım.

İnternet hakkında herkes ahkam keserken, bir grup insan birleşip internet kullanıcılarının haklarını ve istediklerini ortaya koyan güzel bir bildirgenin ortaya çıkmasını sağladı. Bildirge burada, isteyen herkesin katkısına ve desteğine açık bir şekilde bekliyor.

Geçenlerde sosyal ağlardan paylaşmıştım, buraya da koyayım linkini; Simon Spurrier’in yazıp, Javier Barreno’nun çizdiği şahane bir çizgi roman olan Crossed internet üzerinden de yayında. Çizgi roman seven bünyelerin kaçırmaması şart. Tam buraya tıklayınca çıkacak karşınıza.

*Şimdilik benden bu kadar. Beni arayan olursa sessiz yığınların gölgesinde biraz kestiriyor olacağım.

Bağlantıyı kesebiliriz.

Devrimci 2012: Oturma Odalarımızın Yeni Süsü* [01.03.2012]

(Bu yazım ilk olarak 1 Mart 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korkuyor muyuz?

Evet, hem de oldukça ciddi bir kısmımız korkuyor.

Şimdi bu meselenin nereden çıktığını düşünenler olabilir. Söyleyeyim; geçtiğimiz pazar (26 Şubat) olanlardan çıktı. Şöyle bir bakalım ne olmuştu o gün: En başta Taksim’deki malum miting vardı. Kan kusma, gövde gösterisi yapma ve uluma mitingi. Hani şu içişleri bakanının büyük bir gururla çıkıp konuşma yaptığı miting (gerçi kendisini meydanlarda görmek ilginçti ama).

Kadıköy’de ise miting olmak isteyip de olamayan bir “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, Teslim Olmuyoruz” toplaşması vardı. Toplaşma diyorum çünkü gerçekten ona miting demeye dilim varmıyor. Üstelik ismi de pek bir mânidar hâle geldi şu durumda.

Peki bir bakalım o sırada kimler ne yapıyordu?

Öncelikle milliyetçi ve dindar kesimin büyük kısmı Taksim’i doldurmuştu. Büyük bir gurur, büyük bir coşku ve büyük bir cesaretle. Önlerine gelen herşeyi asıp kesebilecek bir ruh hâlindeydiler. Hatta bunu gerçekleştirmek için AGOS’a doğru yürüyüşe bile niyetlendiler. Biraz daha gaz alabilselerdi onu da yapacaklardı zaten. Onlar için büyük bir zafer sayılabilirdi bile. Neyse ki 6-7 Eylül’e dönüşmeden dağılmayı becerebildiler.

Kadıköy’de neredeyse yeller esiyordu. Alan neredeyse bomboştu, organizasyon tam anlamıyla felaketti. Üstelik korkmadığını ilan eden o kadar çok insan görürken internette, alanın böyle boş oluşu da o cümlelerin altında büyük bir çukur açmıştı. Sayının ve alandaki atmosferin de etkisiyle eylem sonrasında herkes -deyim yerindeyse- “örgütlerine yakışır bir şekilde dağıldı”.

Peki geri kalan o cesur muhaliflerimiz, devrimcilerimiz, savaşçılarımız neredeydi? Mitinge gelen örgütler neden normal mitinglere kıyasla neredeyse 1/10 ölçekte rakamlarla gelmişlerdi?

İkinci sorunun cevabını bilmiyorum ama ilkini gayet iyi biliyorum. O cesur devrimcilerimizin büyük kısmı twitter’dan facebook’tan Taksim’i ve CHP kongresini takip ediyor, oradan yaptıkları yorumlarla dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı.

İşte bunun adı düpedüz korkudur, tırsaklıktır. Kalkıp internet üzerinden, sağda solda yazılanlarla yüksekten uçup da sonra hiçbir şey yapmamak korkaklıktır. Twitter’da Facebook’ta dünyayı kurtaracağını sanmak “diğerlerini yapmaya cesaretim yok” demenin dolaylı adıdır. Taksim’deki eyleme lanet yağdırıp onun nasıl organize edildiğini; devletin, şunun bunun eylemin arkasında olduğunu söyleyip de onu durdurmaya dair hiçbir şey yapamamak basiretsizliktir.

Tüm bunların ardından da orada “Bozkurtlar burada, Ermeniler nerede?” diye slogan atıldığında kimsenin sinirlenmeye hakkı yoktur. Çünkü o adam o sloganı attığında karşısına çıkacak kimse yok. Çünkü o adamın sözlerine muhalif olanlar bir karşı eylem organize etmeyi ya da eylemi durdurmayı göze alamıyorlar.

Tüm bunların üzerine orada o sloganlar atıldığında, içişleri bakanı orada konuştuğunda, Agos’a yürümeye niyetlendiklerinde, başbakan bu eylemi koruduğunda şaşırmanın da anlamı yok artık. Çünkü o rahatlığı bizler verdik. Çünkü karşılarında korkabilecekleri hiçbir şey yok. Çünkü muhalefet yok, direniş yok, hiçbir şey yok iktidarın ve o faşistlerin karşısında. Meydan tamamen onlara bırakılmış vaziyette.

* * *

Şu andan sonra iktidardan ve faşistlerden gelecek hiçbir şeye şaşırmanın alemi yok. Çünkü onlar artık meydanın kendilerine kaldığının farkındalar, bunun rahatlığını iliklerine kadar hissediyorlar ve bunu da çok güzel kullanıyorlar. Böyle bir durumda kim olsa kullanırdı zaten.

Bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyler yapmaktan, bir şeyleri değiştirebilmekten bahsedeceksek ilk yapmamız gereken girişte sorduğum soruya dürüst bir cevap verebilmek olacaktır. Eğer kendimize karşı bu dürüstlüğü sağlamayı beceremezsek, kendimize iki çift laf etmeyi beceremezsek ötesine geçmemizin imkanı yok.

Ondan sonra zaten adım adım üzerimizdeki bu korkuyu atmayı becerebileceğimizi umuyorum. Çünkü bu ikiyüzlü hâlimiz o korkunun yerini sağlamlaştıran, onu yıkılmaz hâle getiren.

Eğer gerçekten karşı durmaksa, değiştirmekse bir şeyleri derdimiz, önceliği kendi korkularımızla yüzleşmeye vermekte fayda var.

*: Başlıktan, ikinci bir “Aziz Nesin linci” çıkartmaya çalışmasın kimse. İş bu yazının hitap ettiği kitle zaten hepimizin malumu.

Cuma Postası [02.03.2012]

* Uzunca bir aradan sonra bir kutsal cumayı daha postalamak üzere karşınızdayım. Hazırsanız başlıyoruz. (Hazır değilseniz aşağıya inmeyin, hazırlanıp öyle gelin.)

* “Kol kırılır yen içinde kalır”cılarla “Benim fikrim hariç herkesinden espri malzemesi çıkarılabilir”cilerin kafalarını birbirine vura vura eşlik edeceğim bir ritm grubu arıyorum, bilgilerinize.

*Belirli aralıklarla -yani kafama estikçe- konuk olduğum, zamanında yazdığım ya da hâlâ yazmakta olduğum yerlerdeki eski yazılarımı buraya da ekleyeceğim. Bu arkadaşların hepsini bir arada görebilmek için yandaki Başlıklar menüsünde “Arşiv Dairesi” kısmına tıklamanız yeterli olacak.

*Niceliğin bu kadar önemli olduğunu nasıl ve nerenizden uyduruyorsunuz anlam veremiyorum bir türlü. Rakamların, ismin başına-sonuna takılan şeylerin bu kadar ciddiye alınmasına anlam veremememi gün geçtikçe daha sorunlu bir tavırmış gibi hissetmeye başladım. Bir yerde bir terslik var ama dur bakalım, zamanla onu da çözerim heralde.

*Zamanında bir yerlerde söylemiştim hâlâ ısrarcıyım bu fikrimde: Tüm insanlığı mantık sınavına sokalım. Geçemeyenler de tekrar eğitim alsın geçene kadar.

*Gerçekten ‘olabilmek’ için bazı şeylerin yaşanmasının gerektiğini gün geçtikçe daha iyi görür oldum. Bir takım şeyleri önüne hedef olarak koyunca, eğer gerçekten onun peşindeysen başına gelebilecek her türlü şeyin bir önemi oluyor ister istemez. En boktan olayı, insanın yaşamaktan soğumasına neden olabilecek şeyleri bile mantıklı düşünüp kendi lehine çevirebiliyorsun. Tabi bunun herkes için aynı derecede geçerli olup olmadığından emin değilim, en azından ben denedim %100 çalışıyor.

* “Son zamanlar yaptıklarıma bak n’olursun, benim aklım başıma geldiii…”

*Bu da bir takım süprizlerden tattırmaca olsun;

“Yaklaşık on beş dakika süren güvenlik ve hazırlıktan sonra dışarı adım atmayı becerebilmiştik. Her ne kadar yapaylığını ciğerlerime kadar hissedebiliyor olsam da iki ay aradan dışarıda nefes almak iyi hissettirmişti. Sabbah’ın ve diğerlerinin ısrarlarına hak veriyordum şimdi. Keyifle derince bir nefes alıp manzaraya biraz bakındıktan sonra bir sigara yaktım. Sabbah’a da uzatacaktım ki onun çoktan sigarasını yaktığını farkettim.”

Devamı çok yakında, içiniz rahat olsun.

*Wikileaks, Redhack, Anonymous; internet sizinle gurur duyuyor!

*Hep okumaktan sıkılmış olanlar varsa paylaştığım şekilli şeyleri şuradan ve şuradan görebilirsiniz.

*Sevdiğin insanla her daim birbirine destek olabiliyor, onu motive edebiliyor, ona güç katabiliyorsan, beraber bir şeyler üretebilecek uyumu yakaladıysan ortaya çok acayip bir şey çıkıyor. İlginç oluyorsun böyle. Ne güzel şey o ilginçlik.

*Bu haftayı iki tavsiyeyle kapatıyorum.

Bu yazı üzerine ne desem bilemiyorum. Dili, içeriği zaten şahane. Hem anlattıklarının hem de anlatanın zaten bende yeri ayrı. O yüzden sadece tıklayıp okuyun, başka diyecek şeyim yok.

İkincisi ise komple bir blog. Sahibi Koray Löker. Kendisiyle toplamda bir kere ve kısa bir şekilde yüzyüze görüşmüş olsak da yazdıklarıyla ve internetten kurduğumuz iletişimle kendisini oldukça sevdirdi. Anlattığı konuları daima şahane anlatıyor. Hatta çoğu zaman alakamın pek olmadığı konularda bile yazdıklarını okutabiliyor. Buradan bloguna gidebilirsiniz.

*Son olarak gecikmiş de olsa bir teşekkür etmem lazım Siren Yayınları’na. Bloglarında yayınladıkları bir kitap üzerine yazdıkları yazıda steampunk konusu geçince tavsiye olarak benim Steampunk 101 yazımı vermişler. Yazıma bu sayede ayrı bir anlam da katmış oldular, tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum kendilerine. Bloglarındaki yazıya ulaşmak için buraya tıklıyoruz.

*Bu cumaya da her telden gezerek postamızı koyduğumuza göre bağlantıyı kesebiliriz.

Bir adam vardııı…

Şimdi adamın biri var.

Bakayım bir, evet hâlâ var. Hani varolması neyse, bir de utanmadan sıkılmadan 18 yıldır var bu adam. Ciddi ciddi var yani.

Anne-babası “Buna Sabri deyin.” dedikleri için biz de kendisine öyle sesleniyoruz. Kişisel olarak kendisine “Lan, Hacı, Bro” gibi hitap yolları da kullanıyorum. İnternetlerde ise agunZagun diyenler oluyormuş.

Neyse işte bu çok garip bir adam. Garip garip işler yapıyor. Deli gibi oyun oynayıp duruyor. Sonra oynaması kesmiyor bir yığın geyik yapıyor oynarken. Sonra o da yetmiyor bunları videoya çekiyor. Buraya kadar tamam dedim kendisine, olur yani. Yapabilir keyfince. Ama çektiğin videoları ne diye yüklüyorsun youtube’a? Anlamadım nedenini ama anlayanlar var sanırım, bayağı izleniyor çünkü. Şaşırdım tabii. Sonra bir izleyeyim dedim, cidden de izlenebiliyormuş. İzlendiği gibi bağlıyor da üstüne, yeni bölüm felan bekliyorsun böyle. Çok sabırsızlandığım zamanlarda baskın yapıp “Video bekleyemem gel oyun oynayacağız.” diyorum, oradaki gibi geyiklerle beraber oynuyoruz.

Sadece oyun değil tabii bu adamın hayatı. Müzikle de arası oldukça iyi, çok güzel dinliyor. Hani dinlerken baktım, cidden beceriyor o işi. Bir de üstüne kendi yaptığı amatör işleri de var. Dinlemek anlamında değil tabii, çalmak konusunda. Beceriyor yani onu da.

Sonra ilginç bir kafası var, espri felan çok güzel yapıyor. Hani bir tadsanız parmaklarınızı yersiniz. Sohbet etmesi felan keyiflidir, güzel insandır yani sonuç olarak. Sevdiriyor kendisini.

Bir de bunların dışında çok garip bir durum var. Bu adam benim kardeşim. Evet ne garip değil mi? Hani bildiğin kardeş yani. Fena da değil kardeşlik konusunda, onu da iyi beceriyor adi. Herkese lazım böyle bir kardeş, acayip işe yarıyor. İsviçre çakısı gibi.

Hadi kardeşim olması bir derece alışılabilen bir durum. Zamanla normalleşiyor felan da bir de utanmadan bugün doğumgünü bu adamın. Hani anamızın karnından çıktığımız gün var ya? Hah, onun yıldönümü işte. Yani şu yukarıda anlattığım herifle birlikte yaşamaya başlayalı 18 (yazıyla on sekiz) yıl olmuş. Vay bee… Şaşırdım şimdi bir, böyle yazınca tuhaf geldi gözüme. 18 demek, peehhh.

Bu kadar yazıp çizmemin sebebi de o işte aslında. Bir kutlayayım dedim böyle, 18’in şerefine özel bir şeyler yapayım kardeşime dedim. Şekil olsun, karizma yapsın dedim (:P). Hem bu bahaneyle siz de tanıyım kendisini, bir bakın belki seversiniz dedim. Çok şirin bir şey be, cidden seversiniz. Yirim ben onu!

İşte diyeceklerim hemen hemen bu kadar. Kendisinin blogu, youtube kanal(lar)ı, facebook/twitter/g+ sayfası felan var. Ha derseniz ki ben bu adamı sevdim iletişim kurmak istiyorum ya da ne bileyim ben de bir doğumgününü  kutlayayım derseniz buraya tıklayabilirsiniz.

Tekrardan; HEPİ BÖRTDEY SABRİİİİİ!!!!!111

(PS: Hacı nabüüüün?)