Bir Bilimkurgu Okurunun Serzenişi

(Bu yazım ilk olarak 25 Mayıs 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

İthâki, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in efsane ortaklaşması olan “Good Omens”i başka bir yayınevinden 2007′de (diye hatırladığım) ilk çıkan felâket baskısından sonra “Kıyamet Gösterisi” adıyla tekrar yayımladı. Haberi görünce bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi olarak sevinmemem elde değildi. Ancak bir sürü soruya kafam takıldığından (ve henüz kitabın bu baskısını okuma fırsatım olmadığından) kitap hakkında bir şeyler yazmaktansa başka konulara değineceğim. Bu konuları genel bir başlık altında toplamak gerekirse heralde en uygunu “Türkiye’de bilimkurguya yapılan saygısızlık” olur, özellikle de çeviri eserlerde. Zaten aşağıda anlatacağım felaketler Türkiye’de bilimkurgunun gelişememesinin en temel sebepleri.

Birinci meselem, bu edebiyat türünde nedense çeviri ve editörlük konusunda büyük bir özensizlik yapılması neredeyse gelenek hâline gelmiş gibi. Elime aldığım bir çok bilimkurgu çevirisinde bu durumu yaşadığımdan uzun zamandır çeviri okuyamaz hâle gelmiştim. İngilizce konusunda kendimi çok hızlı geliştirebilmemi de buna borçluyum ama bencillik yapmaya niyetim yok. Son zamanlarda bu konuda hassas olan ve bilimkurgunun da bir edebiyat olduğunu ve ona göre basılması gerektiğini düşünen yayınevleri çıkmaya başladı sanırım (ya da ben çok hassas seçim yaptığım için öyle bir hisse kapıldım) ancak bu durum en başta el konulması gerekenlerden birisi. (Örnek görmek isteyenler bir kitabevine gidip bilimkurgu raflarından rastgele kitapların rastgele sayfalarına bakabilirler. Büyük kısmında bahsettiğim durumu rahatça farkedebilirsiniz.)

Bilimkurgunun “satmayacağı” algısı da aslında yayıncıları bu özensizliğe götürüyor sanırım. Ancak bu “satmamanın” sebeplerinin de kendileri olduklarını bir hatırlatmak lazım. Özenli bir şekilde, gerçekten bilimkurguya bir edebiyat türü gibi davranarak ve dünyadaki durumu takip ederek yayın politikası hazırlayan ve ona göre kitap basan yayınevleri var da sanki bizler almıyoruz. Keşke olsalar, ben aç kalmaya bile razıyım.

Bir diğer sorun da bu “satmama” algısıyla birlikte gelen bilimkurgu kuraklığı. Sanki kimse bilimkurgu yazmıyor, dünyada hiç kitap çıkmıyor. “Good Omens” bile 1990′da çıkmış bir kitap olmasına rağmen ancak 2000′lerde Türkçe basılıyor. William Gibson, Cory Doctorow, Warren Ellis ve Neal Stephenson (ve adını sayamadığım birçok bilimkurgu efsanesinin) neredeyse hiç eseri yok Türkçe olarak. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın baş noktaları sayılabilecek C. Clarke ve Nebula ödüllerinin bu sene kazananları belli oldu, Hugo ödüllerinin adayları açıklandı. Peki bunlardan kaçına Türkçe olarak ulaşma şansımız var? En son kontrol ettiğimde sonuç sıfırdı (rakamla 0).

Bu ödülleri kazanan birbirinden güzel kitapları türkçe okumak için bir yirmi yıl daha mı beklememiz gerekiyor? Yoksa bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranları ve takipçileri otomatikman İngilizce bilen ve Türkçe okumasına gerek olmayan insanlar olarak mı görülüyor? İnternetten sipariş verip haftalarca kargo beklemek ya da e-kitap okuyucu alıp da e-kitap peşinde koşmak bu tarzların okuyucuları için mecburiyet mi? (Aslında bu konuda şikayette bulunabileceğim birçok başka tarz ve yazar mevcut, en başta da çizgi roman dünyası. Ancak onları başka bir zamana saklıyorum.)

Tüm bunları üstüste koyup bir düşünelim. Kabul ediyorum, yayınevlerinin en önemli derdi para kazanmak hâline geleli çok oldu. Okuyucu isteklerini veya kaliteli edebiyatı önemseyen ise yok denecek kadar az. Edebiyat artık “piyasası” önemsenen bir şey. Ancak yine de bu konuda biraz içimi dökmem, iki kelime etmem gerekiyordu. Yıllardır acısını çektiğim, içimde büyük bir yara olan bu konuyu dile getirmezsem rahat edemezdim.

Özellikle de 1990′da çıkan bir kitabın reklamları şu an sanki yeni bir esermiş gibi her yerde dolaşırken. 22 yıl! Eğer İngilizce bilmiyor olsaydım kitabı daha yeni okuyabilecektim. Bunun ne kadar acınası, ne kadar vahim bir durum olduğunu kimse mi göremiyor?

Biraz öfkeli bir yazı oldu, farkındayım. Aslında öfkeden çok serzeniş hâli bu. Çok da bir etkisi olacağına inanmıyorum bu yazının ama belki bir yayıncının, bir editörün kulağına su kaçırmayı becerebilirim. Umarım o kaçan su da biraz daha fazla kaliteli çevirilmiş ve özenli hazırlanmış bilimkurgu kitapları olarak geri döner.

SosyalKafa – Aaron Swartz Özel Bölümü

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=F8_EE23qLy4]

22 Ocak’ta SosyalKafa programının ilk yarım saati Aaron Swartz’a ayrılmıştı. Bu bölümde Özgür Uçkan hocamla birlikte beni de konuk etmişlerdi. Bu bölümde Aaron’un hayatı, yaptıkları ve ölümü üzerine konuştuk. Programın ikinci kısmında ise Korsan Parti hareketinden Şevket Uyanık, Barış Büyükakyol ve Erdem Dilbaz vardı. Program baştan sona oldukça keyifli ve güzel geçti. (İkinci kısımı izlemek için buraya ve buraya bakabilirsiniz)

Aaron’la ilgili özel bir yayın yapılmış olması, bu konunun hakkının verilerek konuşulması ve bir şekilde buna katkıda bulunmuş olmam benim için oldukça güzel bir durumdu. Aaron Swartz’ın ölümü, öncesinde olanlar ve sonrası üzerine konuşulmasının, bu konunun mümkün olduğunca geniş bir şekilde ele alınmasının önemini dile getirmiştim. Bu olayın neden bir yazılımcı ve aktivistin intiharından ibaret olmadığının altının çizilmesi önemliydi. Sosyalkafa, bu bölümüyle bunların farklı bir alanda da dile getirilmesini sağlamıştı.

Ancak bunun yanında bu programı benim için önemli yapan bir diğer şey de bunun ilk canlı yayın tecrübem olmasıydı. Göki böyle bir şey olmayacağı konusunda oldukça net konuşuyordu ama yine de bu heyecandan dolayı saçma bir şeyler yapmaktan korkuyordum. Videodan anladığım kadarıyla kazasız belasız atlatmışım :)

Bu heyecana yenilmememin en büyük sebebi sanırım oradaki insanlardı. Tanıdığım insanlarla aynı ortamda olmak ve program ekibindeki arkadaşların ilk defa tanışıyor olmamıza rağmen gösterdikleri samimi tavır, bu heyecandan çabucak kurtulmamı sağladı. Stüdyoya girdiğim an heyecanımın büyük kısmından kurtulmuştum. O ana kadar kendi kendime gerilim yaratmama sebep olan tüm düşünceler kaybolmuştu sanki (yani Göki haklı çıkmıştı bana söylediklerinde :) ). Bu konuda da oradaki herkese bir teşekkür borçluyum.

Programla ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Yukarıdaki videoda programın tamamı mevcut. Aaron ile ilgili bir çok konuyu konuştuk, onu böyle bir sona iten nedenleri ortaya yatırdık. Belki ilk canlı yayın heyecanından dolayı çok fazla konuşamamış olabilirim ama yarım saat içerisinde konuyla ilgili dile getirilebilecek her şeyden bahsettik. Benim için çok güzel bir tecrübe oldu. Erkan hocaya hem Sosyalkafa gibi bir programı hayata geçirdiği için hem de beni konuk ettiği için teşekkür ediyorum.

Programın tamamını mutlaka izleyin, uzun diye üşengeçlik yapmayın.

Başka da diyeceğim bir şey yok.

Sosyalkafa aile fotoğrafı. Evet, gözlerimin kapalı çıktığının ben de farkındayım.
Sosyalkafa aile fotoğrafı. Evet, gözlerimin kapalı çıktığının ben de farkındayım.

Yaşlı Adamın Savaşı (Old Mans War) – John Scalzi

old-mans-war-john-scalziScalzi’nin Yaşlı Adamın Savaşı’nı okumayı erteleyip durduğum için kendime ne kadar kızsam azdır sanırım. Blogunda ve twitterda yazdıklarını seviyordum ama kitaplarına yaklaşmaktan hep korkuyordum. Anlattığı konular bana pek cazip gelmiyordu nedense. Tamam kendisi bu kitabı yazma öyküsünü anlatırken “gerçekten okumak istediğim military* sf’yi yazmak için oturdum bunun başına” diyordu ama bu konunun asla benim sevebileceğim bir şekilde anlatılacağına inanmıyordum.

İlk kitabını bitirdikten sonra bu konudaki fikrim kesinlikle değişti.

Anlatım tarzı kesinlikle hayranlık uyandırıcı. Öyle temiz ve rahat bir dil kullanıyor ki, okurken içimden “Bu adam ne yazsa okurum” dedirtti bana. Henüz türkçe çevirisini okuma şansım olmadığı için onda durumun ne olduğunu bilmiyorum, umarım İthaki hakkını vermiştir.**

Konuyu işleyiş şekli ise tam anlamıyla olması gerektiği gibi. Teknik detayları tam kıvamında ve olması gerektiği kadar veriyor öykünün içinde. Üstelik bunları verirken akış hiç bir şekilde durmuyor. Bu sayede bir anda kendinizi romanın dünyasından çıkıp üniversitede bir derse girmiş gibi hissetmiyorsunuz. Tabii ki bu dediğim size dünyanın teknolojisi ve bilimi hakkında hiç bir bilgi vermiyormuş izlenimi uyandırmasın. Tam da ihtiyacımız olduğu kadarını veriyor bizlere.

Kurduğu dünya için ise ne diyeceğimi bilemedim. Dünyanın kurgusu o kadar temiz bir şekilde yapılmış ki en ufak bir boşluk bile söz konusu değil. Dünyayla koloniler arasına bir mesafe koyması benim en çok hoşuma giden hareket oldu. Dünyayı tüm bu olaylardan uzak ve kendi hâlinde bırakmak kesinlikle akıllıca bir hareket. Scalzi mükemmel bir dünyayı nasıl yaratacağını ve okuyucusunu onun içine nasıl çekeceğini çok iyi biliyor. Zaten kurduğu dünya böyle şahane olmasaydı o devam romanlarını ve şu anda yayınlanan Human Division serisini de çıkartamazdı. Sonuçta böyle bir devamlılık için gerçekten bu yükü kaldırabilecek bir kurgu ortaya koymanız gerekiyor.

John Scalzi’nin, Yaşlı Adamın Savaşı’nda kullandığı teknoloji ise kesinlikle eğlenceli. Romandaki Dünyalıların ordusu olan CDF’nin askerlerinde yaptığı değişiklikler fazlasıyla yaratıcı. BrainPal teknolojisinin bir şekilde bu dünyada gerçekleşeceği günleri görmek isterim açıkcası. Paralel evrenler kuramını galaksiler arası yolculuk fikriyle birleştirmek ise kesinlikle zekice bir hareket. Tüm bunların üzerine düşünmek, mümkün olup olmadığına dair kafa yormak, bunların gerçek olması üzerinden fantaziler (ve fan fiction yazma planları yapmak) kurmak çok keyifli (her ne kadar bazılarına matematiğim yetmese de). Benim için bunlar başarılı bir roman ve başarılı bir bilimkurgu yazarının en önemli işaretleri. Hepsi de Scalzi’de ve kitabında var.

yasli-adamin-savasi
Yaşlı Adamın Savaşı’nın kapağı oldukça başarılı.

Ve kitabın giriş cümlesi. Bu konuda Neuromancer’ı okuduğumdan bu yana takıntı sahibiyim. Bir kitabın ilk cümlesi (veya ilk paragrafı) benim için çok önemli. Kitaba başlama şekli, o cümlede söylenenler kitaba dair ilk izlenimi verir ve o cümlenin nasıl olduğu kitapla ilgili ilk -ve genellikle en sağlam- fikirlerimin oluşmasına neden olur. İlk cümlede saçmalayan bir kitabın devamı konusunda pek umudum olmaz genelde. John Scalzi’nin girişi ise kesinlikle harika. Böyle başlayan bir romanın kötü olmasının imkanı yok.

“I did two things on my seventy-fifth birthday. I visited my wife’s grave. Then I joined the army.”

Sonuç olarak bu kitap benim gibi yıllarca military SF’den kaçmış birisinin bile önyargılarını yıkacak kadar güçlü. Eğer bu tarzı seviyorsanız, büyük ihtimalle, çoktan okumuşsunuzdur. Tarza uzaksanız ya da nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız kesinlikle ideal bir başlangıç romanı. Her anlamda başarılı bir eser. Daha önce paylaştığım en iyiler listesindeki yerini kesinlikle hakediyor.

Kitabın ingilizcesini edinmek için buraya, türkçesini edinmek için buraya bakabilirsiniz.

*: Aslında burada military’yi askeri şeklinde çevirmek mümkün ama pek uygun olacakmış gibi gelmedi bana. Yani bu tarz romanların içeriğini sadece askeri olarak nitelendirmek ne kadar doğru olur bilemedim. O yüzden ingilizcedeki kullanımını aynen bıraktım.
**: Türkçesini inceleme şansını sonunda yakalayabildim ve İthaki’nin beni yanıltmadığını gördüğüme sevindim. İthaki’nin bilimkurgu yayınlarına bu hassasiyetle yaklaşmaya devam etmesini umuyorum. (17.03.2013)

Cuma Postası [01.02.2013]

*Berlin activists create CCTV-smashing street game – Boing Boing ve German Activists Punch Out Big Brother’s Eyes

Bu hafta gördüğüm en eğlenceli ve zekice fikir. Uzun zamandır graffiti camiası dışında böyle yaratıcı vandalizm fikri görmemiştim. Bu oyunun ve türevlerinin (gözetleme sistemlerinin devre dışı bırakılmasıyla alakalı) mümkün olduğunca çoğalması dileğiyle.

*Beijing’s Pollution Problem Is Becoming Hard to Ignore | VICE

Fotoğraflara bakmak bile çevre kirliliğini ciddiye almamanın nelere yol açabileceğini anlamak için yeterli. Post-apokaliptik bir atmosferde yaşamanın keyfi uğruna zehirlenip kısa sürede ölmek sizin için sorun değilse o başka tabii.

*How Newegg crushed the “shopping cart” patent and saved online retail | Ars Technica

Copyright trollerinin zaferlerinin yanı sıra onlara karşı kazanılan zaferler de söz konusu. Elbette bu sorunun çözümü için tek yol bu değil ama en azından böyle olaylar da bir kısmının gözünü korkutup devre dışı bırakmaya yarıyor.

*Making cloud chambers for elementary school kids (and anyone else who would appreciate epic DIY science)

Canı sıkılanlar için eğlenceli bir DIY proje. İzlemesi bile keyifli.

*What’s the Deal with Copyright and 3D Printing? | Public Knowledge

Copyright ve 3D printing arasındaki ilişkiyi, bu ilişkinin neden önemli olduğunu merak ediyorsanız bu mutlaka okumanız gereken bir makale. Public Knowledge yine güzel bir çalışma ortaya koymuş.

*Matbaa yoksa bilgisayar da yok… » Bilöker

Koray Löker matbaa ve bilgisayar bağlantısı üzerinden teknolojinin gelişimi üzerine oldukça önemli sorular soruyor. Okumak ve okuduktan sonra soruları üzerine düşünmek şart.

*Why Hacking Is Good for Democracy | Wired Opinion

Gavin Newsom’un önümüzdeki hafta çıkacak olan kitabı Citizenville’den önemli bir bölümü yayınlamış Wired. Sanalla sanal olmayan dünyanın birbirinden kopuk olduğunu düşünenlerin hem buna hem de -mümkünse çıktığında- tüm kitaba bakmaları tavsiye edilir. (Keşke buralardan bir yayınevi çevirisini üstlense de böyle kitapları türkçe okuyabilsek.)

*3D Printing Can Turbocharge Mashup Culture | TorrentFreak

3D printing, hayatımızdaki etkisini her geçen gün arttırıyor. Bu etkinin elbette tam olarak ne gibi sonuçları olacağını bilemeyiz ama bir çok iyi sonucunu şimdiden görmeye başlıyoruz. Bu yazıda da, potansiyel etkilerinden birisi üzerine düşünülmüş. Özellikle yukarıda verdiğim “What’s the Deal with Copyright and 3D Printing?” ile birlikte okunması tavsiye edilir.

*Tweet ping

Tam anlamıyla bir görsel şölen. Tadını çıkarın.

*Nickerblog: Tricks to Successful Internetting

İnternette başarının altın anahtarı tam bu satırın üstünde. Ne duruyorsunuz? Tıklayın.

Önceki Postalar
Cuma Postası [25.01.2013]
Cuma Postası [11.01.2013]
Cuma Postası [21.12.2012]

Alan Moore: Sanatın ve Sihirin Tekrar Buluştuğu Beyin

(Bu yazının ilk hâli Underground Poetix vol. 7’de, ikinci ve şu an burada gördüğünüz versiyonu ise 10 Nisan 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

Bu adamla tanışmam Watchmen ile oldu. O cildi elime aldığımda tahmin etmiyordum tabi ki böyle büyük bir hastalığa kapılacağımı. Sadece “bildiğimiz süper kahramanlardan” aşırı sıkılmış bir çizgi roman okuruydum. Tüm bu dediklerim Alan Moore ile tanışana kadardı. O adamın yazdıklarını okuduktan sonra çizgi romana ve çizgi romanların dünyasına bakışım fazlasıyla değişmişti. Hayatımda ilk defa bir çizgi romanı bitirdikten sonra onu yazan insanı merak etmemi sağlayan kişidir kendisi (sonradan bu bağımlılık oldu, elime geçen her şeyin üretenlerini detaylıca araştıran bir deli oldum).

Çizgi romanların ve onların farklı bir gezegen olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Ama o gezegene bir kral koymak gerekirse o şu anda kesinlikle Alan Moore olurdu. Ürettiklerinin ve üreteceklerinin bir sınırı olmayan, çizgi romanların şirketleşme tarafından esir alındığı bir ortamda tavrı ve duruşuyla idol konumuna oturmuş olan bir sihirbaz kendisi. “Sihirbaz” lakabını bizzat kendisi koymuştur ki onu tanımak isteyenler için önemli sayılabilecek bir detaydır bu.

Madem sihirbazın lafını açtık, sihirbaz ile başlamalı, çünkü yazı boyunca sık sık kullanacağım bunu. Alan Moore’un da söylediği gibi çok eski zamanlarda sihir/büyü olarak adlandırılan şey aslında “sanat”tı. O zamanlarda yazmak, resim yapmak, heykel yapmak bir tür sihir olarak görülüyordu. Alan Moore da günümüzde de bunu böyle gördüğünü söylüyor ve günümüzde bir şaman olmaya en yakın insanların, sanatçılar olduğunu düşünüyor -ben de fazlasıyla katılmaktayım-. Bunu uzun zamandır düşünen Alan, 40′ıncı doğumgününde onun orta yaş krizine giridğini düşünen arkadaşlarını daha da paniğe sokmak için bir şaka aracı olarak kullanıyor ve kendini o günden bu yana “sihirbaz” ilan ediyor. Tabi sonrasında illüzyon ve şaman büyüleriyle ciddi olarak da ilgilenmeye başlıyor.

V for Vendetta

Sihirbazımıza biraz alışmanız için en bilindik öyküsünden “V for Vendetta”dan başlayacağım. Özellikle filminin çekilmesiyle birlikte muhalif grupların elinde sakıza dönen bu öykü, aslında derinlere inildiğinde çok daha fazlasını barındıran bir eser. Tıpkı birçok distopik roman/çizgi roman gibi V’de aslında geleceği değil gününün tablosunu çizen bir eser. Basit bir örnekle bakacak olursak; V’nin yazıldığı ve çizildiği tarih, İngiltere’de faşist koalisyon hükümetinin başa geçtiği dönemler ve CCTV’lerin deli gibi çoğalmaya başladığı bir dönem. Eğer çizgi roman dikkatli incelenirse de bu iki noktanın aslında tüm çizgi romanın temelini oluşturduğu görülecektir.

Aslında bir açıdan V for Vendetta, Alan Moore’un o dönemi bir şekilde tarihe geçirme ihtiyacıyla ortaya çıkardığı, biraz romantize anarşizm barındıran bir eser. Alan Moore’un politik bakışının anarşizan olduğu zaten ortada ancak bu eser sadece rahatsız olduklarını ortaya koymak için yazdığı ve içine biraz da romantizm katarak işi daha basitleştirdiği bir çalışma. Ama buna rağmen filme alınmaya korkulan çok fazla sahne ve konuşma bulunmaktadır çizgi romanda.

Sinema konusu açılmışken Alan Moore’un sinemayla arasındaki ilişkiye değinmemek olmaz. Daha doğrusu değineceğimiz Alan Moore’un öyküleriyle sinemanın ilişkisi. Çünkü yönetmenler Alan Moore’un öykülerini ne zaman filme çekmeye kalksa ortaya bir facia çıkıyor. Ama bunun için suçlanacak kişi Alan Moore sayılmaz çünkü Alan Moore en başta onları eserlerinin beyaz perde için uygun olmadığı konusunda uyarmıştır. Aslında bu birçok çizgi roman için geçerli -tabi ki piyasa için hazırlanan ve tamamen satılmak için üretilen çizgi romanları saymıyorum- çünkü en basit şekliyle çizgi roman öyküleri çizgi roman kareleri için yazılmış öykülerdir, frameler için değil. Alan Moore özelinden bakacak olursak durum daha da kötü çünkü Alan Moore bir çizgi roman karesinden faydalanılabilecek en yüksek seviyelerde faydalanan birisi. Bir kareye inanılmaz detaylar ve fikirler sığdırabiliyor. Bunu kamerayla denemeye kalkan yönetmenler de hem bir faciayla karşı karşıya kalıyor hem de Alan Moore’un laneti ve küfürleriyle. Bu konuda da Alan Moore’u suçlayamayız herhalde…

Aslında Alan Moore’un bu tavırları ve duruşunu daha iyi kavrayabilmek için onun hayat öyküsüne de biraz bakmakta fayda var. Her ne kadar birilerinden bahsederken çok fazla biyografik bilgiler vermeyi sevmesem de Alan Moore konusunda gerekli olduğunu düşündüm. 1953 yılında Northampton’da, İngiltere’nin en eski, en fakir yerlerinden birinde yani ciddi anlamda bir ghettoda başlıyor Alan Moore’un hayatı. Çocukluğunda kendisini bulunduğu bölgenin dışına çıkarabilecek, oradaki yaşamdan koparabilecek tek şey olarak mitolojik öyküleri ve çizgi romanları görüyor ve onlara sarılıyor. 7 yaşına kadar sadece kendi bölgesindeki mitolojik öyküler ve İngiliz çizgi romanlarıyla bir yaşam sürüyor. Sonrasında ise ilk Amerikan çizgi romanıyla tanışıyor ki bu onun için gerçekten büyük bir değişim yaratıyor. Çünkü ’50ler-’60larda İngiliz çizgi romanlarında konular genellikle Alan Moore’un yaşamından veya onun bölgesinden çok da farklı öyküler anlatmıyordu. Ama Amerikan çizgi romanlarıyla birlikte hayatına süper kahramanlarda giriyor ve o zaman işler değişmeye başlıyor. Önce her ay süper kahramanların neler yaptığını merak ettiği bir süreç başlıyor, sonrasında ise bu çizgi romanların kendi kendilerine yazılıp-çizilmediğini farkederek işin arka planına eğiliyor ve 12-13 yaşlarına geldiğinde iyi-kötü çizgi roman ayrımını yapabilecek kadar iyi bir duruma geldiğini söylüyor.

Kazanamıyorsam oynamam

Okul ve iş hayatı ise pek de göz kamaştırıcı bir dönem sayılmaz. Özellikle de Alan Moore’un “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi okul hayatında ciddi bir etkiye sahip. İlkokul sonrasında başladığı gramer okulu ise onun için ciddi bir şok yaratıyor. O zamana kadar dünyada sadece kendisi gibi işçi sınıfı insanlarının ve kraliçenin olduğunu düşünen Alan Moore ilk defa orta sınıf insanları görüyor ve o zaman dünyayla ilgili bakışı da değişmeye başlıyor. Her ne kadar başlangıçta gramer okulu iyi gitse de sonradan bu bakışının değişmesiyle bir düşüş yaşıyor ve bu düşüşün devam etmesiyle birlikte bahsettiğim “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi devreye giriyor ve hemen hemen sondan ikinci olarak mezun oluyor. İş ve üniversite konusunda ise pek şanslı olamıyor, çünkü okuldan başvuru için aldığı tavsiye mektuplarında “sosyopat” olarak nitelendirilmiş olması ve okulda diğer öğrencilerin ve öğretmenlerin etik ve moral şoka uğramasına neden olabileceği gibi notlar bulunuyordu. Üniversitelerden kabul göremediği için iş hayatına atılmak zorunda kalan Alan’ın bu kariyeri Northampton’da bir mezbahada başlıyor ve otellerde tuvalet temizlemek gibi bir çok işin bulunduğu bir listeyle devam ediyor.

Bu süreç her dahinin -ya da delinin- yaptığı gibi tüm bunları bir kenara atıp esas niyetine odaklanana kadar sürüyor. Alan Moore da bunu yapıyor ve kendi çizgi öykülerini yazıp çizmeye başlıyor. Önce yerel gazeteler ve bazı müzik dergilerine gidiyor ve strip dediğimiz kısa öykülerle başlıyor. Ardından çizim konusunda yeterince hızlı olamadığını farkedip, daha uzun yazıp hiç çizmemeye karar veriyor ve 2000 AD ve Doctor Who için öyküler yazmaya başlıyor. Ve burada yazı konusunda yeteneğini göstererek İngiltere’de bazı ödüller kazanmaya başlıyor. Ve bu ödüller sihirbazımız için bir ileri adımı getiriyor. Onun deyimiyle “her ödülü Oscar sanan Amerikalılar” bu ödüllerle Alan Moore’u İngiliz bir dahi ilan ederek onunla beraber çalışmak istiyorlar ve DC Comics’te Swamp Thing serisi ile ilk işlerine başlıyor ve bu işlerle DC’ye kendini kabul ettirerek daha özgür bir alan yaratıyor.

RORSCHACH’S JOURNAL,

October, 12th, 1985

Dog carcass in alley this morning, tire tread on burst stomach. This city is afraid of me. I have seen it’s true face. The streets are extended gutters and the gutters are full of blood and when the drains finally scab over, all the vermin will drown. The accumulated filth of all their sex and murder will foam up about their waists and all the whores and politicians will look up and shout “save us!”. And I’ll look down and whisper NO.

Rorschach’tan yaptığım bu alıntıyla aklıma sihirbazımızın şöhretten kaçışı ve şöhret üzerine fikirleri geliyor. Alan Moore en başta şöhretlerin aslında nasıl büyük bir sektör ve insanların beyinlerini doldurmak için üretilmiş insanlar olduğunu savunuyor ve bunun bir parçası olmamak için keskin bir savaş veriyor. Alan Moore’un şöhret konusunda verdiği en güzel örneklerden birisi de 19. yy ve 20. yy karşılaştırmasıdır. Onun dilinden aktaracak olursak, 19. yy’da ünlü olmak en fazla bin kişi tarafından tanınmak gibi birşeydir ve bunun için papa ya da ona benzer bir konumda olmanız gerekir. Ve ünlü olmak için bir gencin yapabileceği en temel şey denizlere açılmaktır ki bunun için de yüzme öğrenmek gerekir. Ama 20. yy ve sonrasında ise gelişen iletişim ağları ve teknoloji ile ünlü olmak için herhangi bir `tek iyi iş´ yapmanız veya bir pop grubu falan kurmanız yeterli olabiliyor. Çok hızlı bir şekilde ünlü `yapılıyor´ ve bir anda magazin sayfalarını doldurabiliyorsunuz. Ve büyük ihtimalle de bir süre sonra bir çöpe dönmüş, uyuşturucudan kafayı yemiş bir halde sona varıyorsunuz. Sanırım günümüzdeki şöhret kavramı bu kadar temiz bir şekilde özetlenemezdi.

Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu.

Alan Moore’un bir büyücü/sihirbaz olarak kendini adlandırışı ve bunun sanatına yansıyışı konusunda bir şeyler daha anlatmakta fayda var -en azından benim için-. Sanatçının bir sihirbaz olması ona aynı zamanda insanları etkileme ve bir şeyleri değiştirme gücüyle de alakalıdır. Eğer ortalama bir sihirbazsanız insanların en fazla komik görünmesini veya tuhaf şekillere girmesini sağlayabilirsiniz. Ama Bardic geleneğinden bir sihirbazsanız ya da Bardic sihirlerini yapabiliyorsanız insanları ya da toplumu öyle bir lanetlersiniz ki onları; tüm insanlığın, ailelerinin ve hatta kendi gözlerinde küçük düşmelerine neden olabilirsiniz ve bu onlar öldükten, yok olduktan sonra bile devam eder. Onlar mezarlarındayken bile insanlar bunları okuyup, anlatıp dalga geçebilirler. İşte bu aslında bir sanatçının gerçekten de sahip olması gereken yetenektir ve sanatçının gerçekten yetenekli olabilmesi bunu yapabilmesiyle de alakalıdır.

Sanatçı ve toplum ilişkisinde ise Alan Moore’un bakış açısı acımasız ama gerçekçidir. Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu. Bu yüzden sanatçı toplumun dışında olmalıdır ve toplumun ne istediğini dinlememeli, toplumun neye ihtiyacı olduğuna bakmalı ve ona karar vererek topluma onu vermelidir. Toplum bunu her ne kadar reddetse de aslında gerçekte yapması gereken budur. Zaten toplum dışı ya da toplum düşmanı olarak görülen sanatçılara baktığımız zamanda bunu çok iyi bir şekilde görebiliyoruz.

Batıda sihirin ve sihirbazlığın gelişi ve gelişimi insanın kendi içine, “kendi”sine bir ulaşma yolu şeklindeydi ve bu ulaşma yolu çok riskli ve tehlikeliydi. Çünkü ulaştığın an onu kaybedebilir, onu kırabilir ya da yok edebilirdin. Bu yüzden de toplum kendisini bundan uzak tutmaya, bu yolları kapatmaya adadı ve günümüzde insan beyninin çalışmasını engelleyen ve aptallaştıran o kültür ortaya çıktı. Alan Moore sanatçının bir sihirbaz olarak bunların aksinde davranması, bu kültürün dışına çıkarak yolundan sapmaması gerektiğini ve kesinlikle sanat-sihir ikilisinin bu bağlamdan kopmaması gerektiğini söylüyor.

Alan Moore sihirbazlığını geliştirebilmek ve bu konuda daha da ileriye gidebilmek adına sanatın birçok dalına el atıyor ve sürekli yeni şeyler üretiyor, üretmeye devam ediyor. Psychedelic resimler ve performanslar, yazarlık, çizgi romanlar, müzik ve daha bir çok konuda Alan Moore’un işleriyle ve büyüleriyle karşılaşmanız mümkün. Son zamanlarda yaptığı en önemli işlerden birisi ise kesinlikle Dodgem Logic isimli dergi projesi. Proje aslında tamamen Alan Moore’un inatçı kişiliğinin bir ürünü. Northampton’da yaşadığı bölgede çıkan bir dergi, kendisinden bölge hakkında bir yazı istiyor. Alan Moore bölgedeki fabrikalar hakkında gayet sert dilli bir yazı yazıyor. Dergi bunu “fazla politik” bularak reddediyor ama açıkçası bu dergi için kötü olmasına rağmen bizim için çok güzel bir işe kavuşmamızın yolunu açıyor. Bu olaya sinirlenen Alan Moore Northampton’daki “tayfasını” toplayarak bir dergi çıkartmaya karar veriyor. Dergi yapısında ve fanzin havasında olan bir şaheser ortaya çıkıyor. Dodgem Logic politik ve karşı-kültür temelli bir dergi olarak çıkıyor ortaya, içerisinde çizgi öyküler, makaleler, politik yazılar, müzik yazıları gibi birçok şey barındırıyor ve 2011 baharında yayınladıkları 8. sayısıyla ara vermiş durumda. Geri gelip gelmeyeceği şimdilik meçhul.

Alan Moore ile henüz tanışmamış olanlar varsa mutlaka Dodgem Logic dergisinden ve V for Vendetta-Watchmen ikilisinden başlayarak ardından Lost Girls, Swamp Thing, Brought to Light ve The League of Extraordinary Gentlemens ile devam etmelerini tavsiye ederim. Eğer sadece Alan Moore’u çizgi romanlarının filme çekilmiş versiyonlarından tanıyorsanız büyük ihtimalle hakkında çok fazla bir şey bilmediğinizi farkederek uzun bir araştırma sürecine giriş yapmış olacaksınız.

Dan Bull – Generation Gaming

Generation+Gaming

Dan Bull, İngiltereli bir rapper. Kendisi Youtube üzerinden şarkılarını yayınlamaya başlıyor ve bir süre sonra ciddi bir takipçi kitlesi oluşuyor. Şarkılarının değindiği konuların listesi oldukça geniş ancak politik konular, internet ve oyunlar ilk bakışta en çok ilgi çekenler.

Kendisine ilk denk gelişim SOPA/PIPA döneminde karşıma çıkan şu şarkısı ile oldu;

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=elUwRb4DroU]

Bu şarkıyla ve tavrıyla baştan bir artı puan kazanmıştı benden. Bu sempatinin etkisiyle kendisini takibe aldım ve yaptığı müziği gerçekten sevdim. Özellikle sözleri ve söyleyiş tarzını oldukça başarılı buldum. Rap konusunda oldukça seçici birisi olduğumdan dinlediğim kişi sayısı gerçekten az ve Dan Bull bunlardan birisi.

Burada asıl bahsedeceğim ise son albümü Generation Gaming. İsminden de az çok anlaşılacağı üzere albümün konsepti oyunlar. Albümdeki şarkıların hepsi oyunlar ve oyun kültürü üzerine. Oyunlarla arası iyi olan birisi için oldukça keyifli sözlere sahip. Bu yüzden rap müziği seven biriyseniz ama oyunlarla aranız yoksa albüm sizin ilgi alanınızın dışında kalabilir.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=YvkS0Wc3Q2E]

Yukarıya eklediğim şarkı sanırım aralarında en sevdiklerimden birisi (bunun Minecraft aşkımla alakası olmadığını söylersem büyük bir yalan olur tabii ki). Ancak bunu örnek olarak koymamın bir diğer sebebi albümün atmosferini ve Dan Bull’un tarzını çok iyi özetliyor olması. Dan Bull’un sözleri kullanışını, müzikal altyapısını ve onunla uyuşup uyuşamayacağınızı görmek için ideal şarkılardan birisi bana göre.

Albümü genel olarak başarılı buldum. Albüm ilk bakışta Youtube’da yayınladığı şarkıların bir derlemesi gibi görünüyor ve bu da albümü eskimiş şarkıların birleşmesiymiş gibi gösteriyor ancak bu Dan Bull için pek sorun değil bana göre. Çünkü şarkıları -en azından şu ana kadar- zamana oldukça güçlü bir şekilde direniyor. Şarkılar sürelerine bakınca kısa gibi görünüyor olabilir ancak dinlerken bunu kesinlikle hissettirmiyor. Gerçekten her şarkının bitmesi gereken yerde bittiğini dinleyince siz de anlayacaksınız. Bazı şarkılar belki üzerinde biraz daha dursa daha iyi olabilirmiş dedirtiyor ama bu da albümü genel olarak başarılı bulmama bir engel değil.

Sonuç olarak elimizde baştan sona oyunlar üzerine ve oldukça başarılı bir rap albümü var. İkisinden birisi sizin için artı puansa bir şans vermenizi tavsiye ederim. Albümü iTunes, Amazon, 7Digital ya da Pirate Bay‘den (merak etmeyin kendisinin isteğiyle buraya yüklendi) edinebilirsiniz. Youtube hesabından girip dinlemek isterseniz de buraya tıklamanız yeterli.

Son olarak albümde olmayan bir şarkısını ekleyip bu yazıyı bitireyim.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=Qb0tCgNzbjk]

Atari Teenage Riot – Is This Hyperreal?

(Bu yazıyı yazdığımı tamamen unutmuşum. Kendisi 18 Temmuz 2011’de PasifAgresif‘te yayınlanmıştı.)

11 sene sonra tekrar aramıza dönen bir grubun yeni albümünden bahsedeceksek biraz geçmişini hatırlatmak lazım. Atari Teenage Riot (ATR) 1992 yılında Almanya’nın tekno sahnesi içinden bir Atari ST ile (ilk ve hala kullandıkları ‘enstrümanları’) kopup gelen ama grup elemanlarının duruşları sebebiyle metal, hardcore gibi tarzlardan fazlasıyla etkilenen ve bunun sayesinde kendisini sadece techno müzik dinleyenlerle sınırlı tutmamayı becerebilmiş bir grup. Kurucu üçlüsü ise Alec Empire, Hanin Elias ve MC Carl Crack. Grubun kurulma sebebi ise fazlasıyla politik; o dönemlerde Almanya’daki techno sahnesinde ağır bir hakimiyeti olan Neo-Nazi gruplara karşı bir tepki oluşturmak ve onları rahatsız etmek. Zaten ilk şarkılarının ismi de bunu fazlasıyla belli ediyor: ‘Hetzjagd Auf Nazis!’ / ‘Hunt Down the Nazis!’

Grup bu çıkışlarıyla kendilerini sadece tarzın ilgilileriyle de sınırlamamış oluyor. Punk gruplarıyla beraber yaptıkları konserler, anti-fa eylemlerde destek amaçlı sahne almaları, işgal evlerine destek olmaları grubun hayran kitlesinin gittikçe daha da büyümesini ve daha saygı duyulan bir grup olmasını sağlıyor.Grup albümlerindeki şarkı sözleriyle ve yaptıklarıyla politik bir güç haline gelmeye başladıkça da özellikle Almanya hükümeti tarafından ciddi baskılara uğruyor. Bunun gruba tek etkisi ise grubun duruşunu ve tarzını daha da sertleştirmek oluyor tabii ki.

Zaman geçiyor, grup birçok başarılı işe imza atıyor, şahane düetler gerçekleştiriyor (Tom Morello ile yapılan ‘Rage’ düeti ve Slayer ile Spawn soundtrack’i için yapılan ‘No Remorse (I Wanna Die)’ düeti bunların en çok bilinenleri.). Ancak 2001′de yaşanan şok edici olay tüm bunların bir anda durmasına neden oluyor. Grubun MC’si Crack, artık hayatının kontrolünü elinde tutamadığını ve bir zombi gibi hissettiğini söyleyerek ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir miktar hapla intihar ediyor. Grup, bunun şokuyla belirsiz bir süre boyunca ara veriyor.

Ancak günümüz dünyası öyle bir noktaya gelmiş bulunuyor ki bu ister istemez ATR için bir geri dönün çağrısına dönüşüyor. Zaten böyle bir grubun günümüz koşullarında daha fazla pasif durmasını da bekleyemezdik (tıpkı RATM gibi). Grup her ne kadar Crack’in boşluğunu asla dolduramayacağına inansam da MC olarak CX KİDTRONİK’i gruba dahil ediyor, Hanin Elias solo çalışmalarına devam etmek istediği için gruba ara süreçte dahil olmuş olan Nic Endo’yu da alarak çalışmalarına başlıyor. Bu da biz dinleyenlerine önce şahane bir single olan ‘Activate’ ve heyecan verici konser kayıtlarıyla (evet kayıtlarıyla yetinmek zorunda kaldık maalesef) ardından ise yakın zamanda elimize geçen ve grubun dördüncü stüdyo albümü olan ‘Is This Hyperreal?’ olarak geri dönüyor.

Grup tarz olarak daima birçok farklı çeşiti bir arada götürüyordu; noise, drum ‘n bass, industrial metal, hardcore, techno bunlardan en ön planda olanlarıydı genelde. Bu albümde de durum çok farklı değil. Tarzlarında en başta göze çarpan değişiklik ise dubstep etkisi. Özellikle son 5 sene içerisinde Avrupa’da parlayan, elektronik müziklerin metali olarak nitelendirilen bu tarz ister istemez ATR’ı da etkiliyor. Ayrıca KİDTRONİK’in grubun melodilerinde etkisi önceki albümlerini dinlemiş olanların çabuk farkedeceği bir diğer nokta.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=C1FeqS6vu9w]

Grup 10 senenin biriken öfkesi, zamanın değişen koşulları ve söylenecek çok sözün olması sebebiyle oldukça öfkeli ve hızlı bir albüm çıkarmış. Cyberpunklarımız, gündemde olan bitenleri, dünyanın gidişatına dair gözlemlerini her zamanki gibi olabildiğine sert ve direkt bir şekilde söylemişler. Digital Decay’de Wikileaks’e selam yollarken, Activate ile internet aktivizminin gücünü anlatıyor; Blood In My Eyes’da ‘pazarlanan’ kadınların yanında dururken, Is This Hyperreal? Ve Shadow Identity ile Alman hükümetine açık açık tehdit yolluyorlar. Codebreaker ve Re-Arrange Your Synapses ise 10 yıl aradan sonra kaldıkları yerden devam etmek konusunda ne kadar ciddi olduklarını gösterir nitelikte.

Albüm aradan sanki o 10 yıl hiç geçmemiş hissini veriyor dinleyenlere. Sadece çok daha öfkeliler ve çok daha büyük işlerin peşindeler bu sefer. Grubun adı hala Atari “Teenage” Riot olabilir, ancak grup ’90ların başındaki ‘gençlik heyecanını’ daha sağlam bir bilinçle sunuyor bu sefer bizlere. Özetin özeti; Gençlerimiz büyümüş ama hala öfkeliler!

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=nAD82J6QMPU]

Notlar [25.01.2013]

*Aynı anda birden çok blog yönetmek kesinlikle zor iş. Zor olmasının yanında sürekli birinden birini unutma durumu oluyor. Bunu en son Akademik Terörist blogumda yaşadım. Uzun süredir kendisiyle ilgilenme fırsatı bulamadığımı fark edince işimi kolaylaştırmaya karar verdim. Bundan sonra Akademik Terörist ayrı bir blog olarak değil, burada bir bölüm olarak devam edecek. Postların başlıcalarını şimdiden taşıdım. Yan taraftaki Kategoriler bölümünden tıklayarak (o zor geldiyse buraya tıklayarak) bakabilirsiniz.

Umuyorum ki bundan sonra bu konuda daha fazla şey paylaşabileceğim.

*Yine buna benzer bir diğer konu da müzik ve kitaplarla ilgili eleştirilerim. Genellikle bu konulardaki yorumlarımı sosyal ağlarda yapıyordum. Kitaplar için de özellikle Goodreads‘i kullanıyordum. Ancak bunun, söylemek istediklerimi kısıtlamama neden olduğunu fark ettim (karakter sınırı vs.). Bundan sonra umuyorum ki Eleştiriler kategorisi daha kalabalık bir hâl alacak.

*Geçtiğimiz salı (22 Ocak) Erkan Saka’nın sunduğu Sosyal Kafa programının konuğuydum. Özgür Uçkan’la birlikte programın ilk kısmında Aaron Swartz’ı andık. İlk canlı yayın ve televizyon tecrübem olduğu için (samimi bir ortama ve tanıdık bir çok insanla birlikte olmama rağmen) biraz heyecana sebep oldu. Programın kayıtları yakında Youtube’da olacak, onlar geldikten sonra bu konuda daha detaylı bir yazı yazacağım ama önceden Erkan hocaya ve tüm Sosyal Kafa ekibine bu güzel program için teşekkür etmek istiyorum.

Cuma Postası [25.01.2013]

*Is There a Right Age to Read a Book? | Tor.com

Kitap okumanın, daha doğrusu belli bir kitabı okumanın, bir yaşı var mıdır sorusu üzerine güzel bir yazı. Okuyup üzerine düşünmeye değer.

*Planet Blue Coat: Mapping Global Censorship and Surveillance Tools The Citizen Lab

Oldukça önemli, dikkatle incelenmesi ve gündeme taşınması gereken bir rapor. Raporun ve Türkiye ile ilgili kısmın özet hâlini buradan okuyabilirsiniz.

*1960s Narcotics & Dangerous Drugs Identification Kit

Uyuşturucularımızı tanıyalım, hangisi nedir öğrenelim.

*Message in a Binary Bottle | cabel.me

Eski oyunlara tekrardan uğramak ve biraz kurcalamak için güzel bir bahane. Listedekiler dışında bulan ya da bilen varsa yorum olarak bırakabilir.

*Untitled — X-Surface: Don’t believe everything you read.

İnternet sayesinde elbette haberlere daha hızlı ve sağlıklı bir şekilde ulaşabiliyoruz. Ancak bu hıza kendisini fazlasıyla kaptıran bazı haberciler, böyle durumlara neden olabiliyor. Umarım bunun üzerine dönüp biraz kendilerine bakmışlardır.

*Kirkus | Blog Post: Free Online References for Science Fiction & Fantasy Readers

Buradaki linkleri elinizin altında tutun derim.

*Google’s Larry Page on Why Moon Shots Matter | Wired Business

Steven Levy ile Larry Page bir arada. Okunası bir sohbet olmuş.

*Copyright “Strike” Systems Are Modern Witch Trials | TorrentFreak

Oldukça güzel bir analiz, konuya dair hiç bir bilginiz yoksa bile durumu ve sorunlarını rahatça anlayabileceğiniz şekilde anlatıyor.

*Women in SF and Fantasy – Charlie’s Diary

Charlie Stross’un blogunun sürekli yazarı olan Stina Leitch güzel bir konuya değinmiş.

*WTF, Evolution?

Evrim bazen hayatta kalmak için karizmayı kaybetmeyi göze almaktır.

*The 150 Things the World’s Smartest People Are Afraid Of | Motherboard

Kimilerinden gerçekten korkmamak elde değil.

*Öteki Sinema Yazarlarına Göre 2012 Yılının En İyi Grafik Romanları | Öteki Sinema

Can Yalçınkaya ile Yigilante Kocagöz’den 2012’deki grafik romanlara güzel bir dönüş.

*The 16th Century Religious Wars And Today’s Copyright Monopoly Wars Have More In Common Than You Think | TorrentFreak

Copyright savaşları üzerine Falkvinge’den güzel bir yazı. Bu benzerliğe daha önceleri de dikkat çekilmişti ancak şu ana kadar en iyi anlatılmış hâli bu oldu sanırım.

*Brüksel Gizlilik Deklerasyonu

Bits of Freedom, EDRi ve Privacy International yeni bir kampanya başlattılar. Başarılı olmasını umuyorum.

*We Talked to the Lady Who Sent a Camera to Julian Assange’s Embassy Hideout | VICE

İlginç bir fikir, güzel bir amaç ve oldukça keyif verici bir sonuç.

Önceki Postalar
Cuma Postası [11.01.2013]
Cuma Postası [21.12.2012]
Cuma Postası [14.12.2012]

Aaron Swartz

Aaron Swartz (1986-2013) Fotoğraf: Jacob Applebaum
Aaron Swartz (1986-2013) Fotoğraf: Jacob Applebaum

Normalde bu tarz durumlarda yazmayı pek sevmem. Böyle durumlarda yazılanların çoğunluğu yapmacık ya da yazmış olmak için yazılan şeyler olduğundan aralarında görünmesini istemem yazdıklarımın. Ancak bu olay üzerine bir şeyler yazmazsam, en azından blogda bir kez kendini anmazsam rahat edemeyecektim.

Aaron hakkındaki tüm bildiklerim kendi ürettikleri ve yazdıklarından ibaretti. Ortaya koydukları, internete kazandırdıklarıyla tanıyordum kendisini, bundan fazlası yok. Ancak son zamanlarda başından geçenlerin üzerine bu haberi duymak ister istemez etkiledi. Her şey bir yana, böyle bir zekanın başına bunların gelmesiydi sanırım en çok dokunan kısmı.

Bir çok farklı sebebi var elbette Aaron’un bunu yapmasına neden olan ancak belki de en önemlisi ve intiharının en büyük tetikleyicisi ABD hukukunun ona çektirdikleri. Mahkemelerde yaşadıkları, sadece bilginin özgürlüğünü isteyen bir adam için çok fazlaydı. Kaldıramadı büyük ihtimalle başına gelenleri. Belki abartılı bir tabir olacak ama ABD hukukunun acımasızlığı onu ölüme sürükledi.

Kendisiyle ilgili söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Özellikle ailesinin, Cory Doctorow‘un ve Quinn Norton‘un söylediklerini gördükten sonra ise pek de bir şey söylememe gerek var mı onu da bilmiyorum.

Aaron Swartz gerçekten önemli ve değerli birisiydi. Onu anmak için yapılacak en güzel şeylerden birisi, kaleme aldığı Gerilla Açık Erişim Manifestosu‘nu okuyup bu manifesto temelinde bir şeyler üretmek olacaktır sanırım.

Güncelleme (13.01.2013 – 21:51): Twitter’da #pdftribute hashtagiyle Aaron’u anmak için akademisyenler makalelerini ve çalışmalarını ücretsiz olarak paylaşıyor.