Cuma Postası [01.02.2013]

*Berlin activists create CCTV-smashing street game – Boing Boing ve German Activists Punch Out Big Brother’s Eyes

Bu hafta gördüğüm en eğlenceli ve zekice fikir. Uzun zamandır graffiti camiası dışında böyle yaratıcı vandalizm fikri görmemiştim. Bu oyunun ve türevlerinin (gözetleme sistemlerinin devre dışı bırakılmasıyla alakalı) mümkün olduğunca çoğalması dileğiyle.

*Beijing’s Pollution Problem Is Becoming Hard to Ignore | VICE

Fotoğraflara bakmak bile çevre kirliliğini ciddiye almamanın nelere yol açabileceğini anlamak için yeterli. Post-apokaliptik bir atmosferde yaşamanın keyfi uğruna zehirlenip kısa sürede ölmek sizin için sorun değilse o başka tabii.

*How Newegg crushed the “shopping cart” patent and saved online retail | Ars Technica

Copyright trollerinin zaferlerinin yanı sıra onlara karşı kazanılan zaferler de söz konusu. Elbette bu sorunun çözümü için tek yol bu değil ama en azından böyle olaylar da bir kısmının gözünü korkutup devre dışı bırakmaya yarıyor.

*Making cloud chambers for elementary school kids (and anyone else who would appreciate epic DIY science)

Canı sıkılanlar için eğlenceli bir DIY proje. İzlemesi bile keyifli.

*What’s the Deal with Copyright and 3D Printing? | Public Knowledge

Copyright ve 3D printing arasındaki ilişkiyi, bu ilişkinin neden önemli olduğunu merak ediyorsanız bu mutlaka okumanız gereken bir makale. Public Knowledge yine güzel bir çalışma ortaya koymuş.

*Matbaa yoksa bilgisayar da yok… » Bilöker

Koray Löker matbaa ve bilgisayar bağlantısı üzerinden teknolojinin gelişimi üzerine oldukça önemli sorular soruyor. Okumak ve okuduktan sonra soruları üzerine düşünmek şart.

*Why Hacking Is Good for Democracy | Wired Opinion

Gavin Newsom’un önümüzdeki hafta çıkacak olan kitabı Citizenville’den önemli bir bölümü yayınlamış Wired. Sanalla sanal olmayan dünyanın birbirinden kopuk olduğunu düşünenlerin hem buna hem de -mümkünse çıktığında- tüm kitaba bakmaları tavsiye edilir. (Keşke buralardan bir yayınevi çevirisini üstlense de böyle kitapları türkçe okuyabilsek.)

*3D Printing Can Turbocharge Mashup Culture | TorrentFreak

3D printing, hayatımızdaki etkisini her geçen gün arttırıyor. Bu etkinin elbette tam olarak ne gibi sonuçları olacağını bilemeyiz ama bir çok iyi sonucunu şimdiden görmeye başlıyoruz. Bu yazıda da, potansiyel etkilerinden birisi üzerine düşünülmüş. Özellikle yukarıda verdiğim “What’s the Deal with Copyright and 3D Printing?” ile birlikte okunması tavsiye edilir.

*Tweet ping

Tam anlamıyla bir görsel şölen. Tadını çıkarın.

*Nickerblog: Tricks to Successful Internetting

İnternette başarının altın anahtarı tam bu satırın üstünde. Ne duruyorsunuz? Tıklayın.

Önceki Postalar
Cuma Postası [25.01.2013]
Cuma Postası [11.01.2013]
Cuma Postası [21.12.2012]

Alan Moore: Sanatın ve Sihirin Tekrar Buluştuğu Beyin

(Bu yazının ilk hâli Underground Poetix vol. 7’de, ikinci ve şu an burada gördüğünüz versiyonu ise 10 Nisan 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

Bu adamla tanışmam Watchmen ile oldu. O cildi elime aldığımda tahmin etmiyordum tabi ki böyle büyük bir hastalığa kapılacağımı. Sadece “bildiğimiz süper kahramanlardan” aşırı sıkılmış bir çizgi roman okuruydum. Tüm bu dediklerim Alan Moore ile tanışana kadardı. O adamın yazdıklarını okuduktan sonra çizgi romana ve çizgi romanların dünyasına bakışım fazlasıyla değişmişti. Hayatımda ilk defa bir çizgi romanı bitirdikten sonra onu yazan insanı merak etmemi sağlayan kişidir kendisi (sonradan bu bağımlılık oldu, elime geçen her şeyin üretenlerini detaylıca araştıran bir deli oldum).

Çizgi romanların ve onların farklı bir gezegen olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Ama o gezegene bir kral koymak gerekirse o şu anda kesinlikle Alan Moore olurdu. Ürettiklerinin ve üreteceklerinin bir sınırı olmayan, çizgi romanların şirketleşme tarafından esir alındığı bir ortamda tavrı ve duruşuyla idol konumuna oturmuş olan bir sihirbaz kendisi. “Sihirbaz” lakabını bizzat kendisi koymuştur ki onu tanımak isteyenler için önemli sayılabilecek bir detaydır bu.

Madem sihirbazın lafını açtık, sihirbaz ile başlamalı, çünkü yazı boyunca sık sık kullanacağım bunu. Alan Moore’un da söylediği gibi çok eski zamanlarda sihir/büyü olarak adlandırılan şey aslında “sanat”tı. O zamanlarda yazmak, resim yapmak, heykel yapmak bir tür sihir olarak görülüyordu. Alan Moore da günümüzde de bunu böyle gördüğünü söylüyor ve günümüzde bir şaman olmaya en yakın insanların, sanatçılar olduğunu düşünüyor -ben de fazlasıyla katılmaktayım-. Bunu uzun zamandır düşünen Alan, 40′ıncı doğumgününde onun orta yaş krizine giridğini düşünen arkadaşlarını daha da paniğe sokmak için bir şaka aracı olarak kullanıyor ve kendini o günden bu yana “sihirbaz” ilan ediyor. Tabi sonrasında illüzyon ve şaman büyüleriyle ciddi olarak da ilgilenmeye başlıyor.

V for Vendetta

Sihirbazımıza biraz alışmanız için en bilindik öyküsünden “V for Vendetta”dan başlayacağım. Özellikle filminin çekilmesiyle birlikte muhalif grupların elinde sakıza dönen bu öykü, aslında derinlere inildiğinde çok daha fazlasını barındıran bir eser. Tıpkı birçok distopik roman/çizgi roman gibi V’de aslında geleceği değil gününün tablosunu çizen bir eser. Basit bir örnekle bakacak olursak; V’nin yazıldığı ve çizildiği tarih, İngiltere’de faşist koalisyon hükümetinin başa geçtiği dönemler ve CCTV’lerin deli gibi çoğalmaya başladığı bir dönem. Eğer çizgi roman dikkatli incelenirse de bu iki noktanın aslında tüm çizgi romanın temelini oluşturduğu görülecektir.

Aslında bir açıdan V for Vendetta, Alan Moore’un o dönemi bir şekilde tarihe geçirme ihtiyacıyla ortaya çıkardığı, biraz romantize anarşizm barındıran bir eser. Alan Moore’un politik bakışının anarşizan olduğu zaten ortada ancak bu eser sadece rahatsız olduklarını ortaya koymak için yazdığı ve içine biraz da romantizm katarak işi daha basitleştirdiği bir çalışma. Ama buna rağmen filme alınmaya korkulan çok fazla sahne ve konuşma bulunmaktadır çizgi romanda.

Sinema konusu açılmışken Alan Moore’un sinemayla arasındaki ilişkiye değinmemek olmaz. Daha doğrusu değineceğimiz Alan Moore’un öyküleriyle sinemanın ilişkisi. Çünkü yönetmenler Alan Moore’un öykülerini ne zaman filme çekmeye kalksa ortaya bir facia çıkıyor. Ama bunun için suçlanacak kişi Alan Moore sayılmaz çünkü Alan Moore en başta onları eserlerinin beyaz perde için uygun olmadığı konusunda uyarmıştır. Aslında bu birçok çizgi roman için geçerli -tabi ki piyasa için hazırlanan ve tamamen satılmak için üretilen çizgi romanları saymıyorum- çünkü en basit şekliyle çizgi roman öyküleri çizgi roman kareleri için yazılmış öykülerdir, frameler için değil. Alan Moore özelinden bakacak olursak durum daha da kötü çünkü Alan Moore bir çizgi roman karesinden faydalanılabilecek en yüksek seviyelerde faydalanan birisi. Bir kareye inanılmaz detaylar ve fikirler sığdırabiliyor. Bunu kamerayla denemeye kalkan yönetmenler de hem bir faciayla karşı karşıya kalıyor hem de Alan Moore’un laneti ve küfürleriyle. Bu konuda da Alan Moore’u suçlayamayız herhalde…

Aslında Alan Moore’un bu tavırları ve duruşunu daha iyi kavrayabilmek için onun hayat öyküsüne de biraz bakmakta fayda var. Her ne kadar birilerinden bahsederken çok fazla biyografik bilgiler vermeyi sevmesem de Alan Moore konusunda gerekli olduğunu düşündüm. 1953 yılında Northampton’da, İngiltere’nin en eski, en fakir yerlerinden birinde yani ciddi anlamda bir ghettoda başlıyor Alan Moore’un hayatı. Çocukluğunda kendisini bulunduğu bölgenin dışına çıkarabilecek, oradaki yaşamdan koparabilecek tek şey olarak mitolojik öyküleri ve çizgi romanları görüyor ve onlara sarılıyor. 7 yaşına kadar sadece kendi bölgesindeki mitolojik öyküler ve İngiliz çizgi romanlarıyla bir yaşam sürüyor. Sonrasında ise ilk Amerikan çizgi romanıyla tanışıyor ki bu onun için gerçekten büyük bir değişim yaratıyor. Çünkü ’50ler-’60larda İngiliz çizgi romanlarında konular genellikle Alan Moore’un yaşamından veya onun bölgesinden çok da farklı öyküler anlatmıyordu. Ama Amerikan çizgi romanlarıyla birlikte hayatına süper kahramanlarda giriyor ve o zaman işler değişmeye başlıyor. Önce her ay süper kahramanların neler yaptığını merak ettiği bir süreç başlıyor, sonrasında ise bu çizgi romanların kendi kendilerine yazılıp-çizilmediğini farkederek işin arka planına eğiliyor ve 12-13 yaşlarına geldiğinde iyi-kötü çizgi roman ayrımını yapabilecek kadar iyi bir duruma geldiğini söylüyor.

Kazanamıyorsam oynamam

Okul ve iş hayatı ise pek de göz kamaştırıcı bir dönem sayılmaz. Özellikle de Alan Moore’un “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi okul hayatında ciddi bir etkiye sahip. İlkokul sonrasında başladığı gramer okulu ise onun için ciddi bir şok yaratıyor. O zamana kadar dünyada sadece kendisi gibi işçi sınıfı insanlarının ve kraliçenin olduğunu düşünen Alan Moore ilk defa orta sınıf insanları görüyor ve o zaman dünyayla ilgili bakışı da değişmeye başlıyor. Her ne kadar başlangıçta gramer okulu iyi gitse de sonradan bu bakışının değişmesiyle bir düşüş yaşıyor ve bu düşüşün devam etmesiyle birlikte bahsettiğim “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi devreye giriyor ve hemen hemen sondan ikinci olarak mezun oluyor. İş ve üniversite konusunda ise pek şanslı olamıyor, çünkü okuldan başvuru için aldığı tavsiye mektuplarında “sosyopat” olarak nitelendirilmiş olması ve okulda diğer öğrencilerin ve öğretmenlerin etik ve moral şoka uğramasına neden olabileceği gibi notlar bulunuyordu. Üniversitelerden kabul göremediği için iş hayatına atılmak zorunda kalan Alan’ın bu kariyeri Northampton’da bir mezbahada başlıyor ve otellerde tuvalet temizlemek gibi bir çok işin bulunduğu bir listeyle devam ediyor.

Bu süreç her dahinin -ya da delinin- yaptığı gibi tüm bunları bir kenara atıp esas niyetine odaklanana kadar sürüyor. Alan Moore da bunu yapıyor ve kendi çizgi öykülerini yazıp çizmeye başlıyor. Önce yerel gazeteler ve bazı müzik dergilerine gidiyor ve strip dediğimiz kısa öykülerle başlıyor. Ardından çizim konusunda yeterince hızlı olamadığını farkedip, daha uzun yazıp hiç çizmemeye karar veriyor ve 2000 AD ve Doctor Who için öyküler yazmaya başlıyor. Ve burada yazı konusunda yeteneğini göstererek İngiltere’de bazı ödüller kazanmaya başlıyor. Ve bu ödüller sihirbazımız için bir ileri adımı getiriyor. Onun deyimiyle “her ödülü Oscar sanan Amerikalılar” bu ödüllerle Alan Moore’u İngiliz bir dahi ilan ederek onunla beraber çalışmak istiyorlar ve DC Comics’te Swamp Thing serisi ile ilk işlerine başlıyor ve bu işlerle DC’ye kendini kabul ettirerek daha özgür bir alan yaratıyor.

RORSCHACH’S JOURNAL,

October, 12th, 1985

Dog carcass in alley this morning, tire tread on burst stomach. This city is afraid of me. I have seen it’s true face. The streets are extended gutters and the gutters are full of blood and when the drains finally scab over, all the vermin will drown. The accumulated filth of all their sex and murder will foam up about their waists and all the whores and politicians will look up and shout “save us!”. And I’ll look down and whisper NO.

Rorschach’tan yaptığım bu alıntıyla aklıma sihirbazımızın şöhretten kaçışı ve şöhret üzerine fikirleri geliyor. Alan Moore en başta şöhretlerin aslında nasıl büyük bir sektör ve insanların beyinlerini doldurmak için üretilmiş insanlar olduğunu savunuyor ve bunun bir parçası olmamak için keskin bir savaş veriyor. Alan Moore’un şöhret konusunda verdiği en güzel örneklerden birisi de 19. yy ve 20. yy karşılaştırmasıdır. Onun dilinden aktaracak olursak, 19. yy’da ünlü olmak en fazla bin kişi tarafından tanınmak gibi birşeydir ve bunun için papa ya da ona benzer bir konumda olmanız gerekir. Ve ünlü olmak için bir gencin yapabileceği en temel şey denizlere açılmaktır ki bunun için de yüzme öğrenmek gerekir. Ama 20. yy ve sonrasında ise gelişen iletişim ağları ve teknoloji ile ünlü olmak için herhangi bir `tek iyi iş´ yapmanız veya bir pop grubu falan kurmanız yeterli olabiliyor. Çok hızlı bir şekilde ünlü `yapılıyor´ ve bir anda magazin sayfalarını doldurabiliyorsunuz. Ve büyük ihtimalle de bir süre sonra bir çöpe dönmüş, uyuşturucudan kafayı yemiş bir halde sona varıyorsunuz. Sanırım günümüzdeki şöhret kavramı bu kadar temiz bir şekilde özetlenemezdi.

Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu.

Alan Moore’un bir büyücü/sihirbaz olarak kendini adlandırışı ve bunun sanatına yansıyışı konusunda bir şeyler daha anlatmakta fayda var -en azından benim için-. Sanatçının bir sihirbaz olması ona aynı zamanda insanları etkileme ve bir şeyleri değiştirme gücüyle de alakalıdır. Eğer ortalama bir sihirbazsanız insanların en fazla komik görünmesini veya tuhaf şekillere girmesini sağlayabilirsiniz. Ama Bardic geleneğinden bir sihirbazsanız ya da Bardic sihirlerini yapabiliyorsanız insanları ya da toplumu öyle bir lanetlersiniz ki onları; tüm insanlığın, ailelerinin ve hatta kendi gözlerinde küçük düşmelerine neden olabilirsiniz ve bu onlar öldükten, yok olduktan sonra bile devam eder. Onlar mezarlarındayken bile insanlar bunları okuyup, anlatıp dalga geçebilirler. İşte bu aslında bir sanatçının gerçekten de sahip olması gereken yetenektir ve sanatçının gerçekten yetenekli olabilmesi bunu yapabilmesiyle de alakalıdır.

Sanatçı ve toplum ilişkisinde ise Alan Moore’un bakış açısı acımasız ama gerçekçidir. Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu. Bu yüzden sanatçı toplumun dışında olmalıdır ve toplumun ne istediğini dinlememeli, toplumun neye ihtiyacı olduğuna bakmalı ve ona karar vererek topluma onu vermelidir. Toplum bunu her ne kadar reddetse de aslında gerçekte yapması gereken budur. Zaten toplum dışı ya da toplum düşmanı olarak görülen sanatçılara baktığımız zamanda bunu çok iyi bir şekilde görebiliyoruz.

Batıda sihirin ve sihirbazlığın gelişi ve gelişimi insanın kendi içine, “kendi”sine bir ulaşma yolu şeklindeydi ve bu ulaşma yolu çok riskli ve tehlikeliydi. Çünkü ulaştığın an onu kaybedebilir, onu kırabilir ya da yok edebilirdin. Bu yüzden de toplum kendisini bundan uzak tutmaya, bu yolları kapatmaya adadı ve günümüzde insan beyninin çalışmasını engelleyen ve aptallaştıran o kültür ortaya çıktı. Alan Moore sanatçının bir sihirbaz olarak bunların aksinde davranması, bu kültürün dışına çıkarak yolundan sapmaması gerektiğini ve kesinlikle sanat-sihir ikilisinin bu bağlamdan kopmaması gerektiğini söylüyor.

Alan Moore sihirbazlığını geliştirebilmek ve bu konuda daha da ileriye gidebilmek adına sanatın birçok dalına el atıyor ve sürekli yeni şeyler üretiyor, üretmeye devam ediyor. Psychedelic resimler ve performanslar, yazarlık, çizgi romanlar, müzik ve daha bir çok konuda Alan Moore’un işleriyle ve büyüleriyle karşılaşmanız mümkün. Son zamanlarda yaptığı en önemli işlerden birisi ise kesinlikle Dodgem Logic isimli dergi projesi. Proje aslında tamamen Alan Moore’un inatçı kişiliğinin bir ürünü. Northampton’da yaşadığı bölgede çıkan bir dergi, kendisinden bölge hakkında bir yazı istiyor. Alan Moore bölgedeki fabrikalar hakkında gayet sert dilli bir yazı yazıyor. Dergi bunu “fazla politik” bularak reddediyor ama açıkçası bu dergi için kötü olmasına rağmen bizim için çok güzel bir işe kavuşmamızın yolunu açıyor. Bu olaya sinirlenen Alan Moore Northampton’daki “tayfasını” toplayarak bir dergi çıkartmaya karar veriyor. Dergi yapısında ve fanzin havasında olan bir şaheser ortaya çıkıyor. Dodgem Logic politik ve karşı-kültür temelli bir dergi olarak çıkıyor ortaya, içerisinde çizgi öyküler, makaleler, politik yazılar, müzik yazıları gibi birçok şey barındırıyor ve 2011 baharında yayınladıkları 8. sayısıyla ara vermiş durumda. Geri gelip gelmeyeceği şimdilik meçhul.

Alan Moore ile henüz tanışmamış olanlar varsa mutlaka Dodgem Logic dergisinden ve V for Vendetta-Watchmen ikilisinden başlayarak ardından Lost Girls, Swamp Thing, Brought to Light ve The League of Extraordinary Gentlemens ile devam etmelerini tavsiye ederim. Eğer sadece Alan Moore’u çizgi romanlarının filme çekilmiş versiyonlarından tanıyorsanız büyük ihtimalle hakkında çok fazla bir şey bilmediğinizi farkederek uzun bir araştırma sürecine giriş yapmış olacaksınız.

Dan Bull – Generation Gaming

Generation+Gaming

Dan Bull, İngiltereli bir rapper. Kendisi Youtube üzerinden şarkılarını yayınlamaya başlıyor ve bir süre sonra ciddi bir takipçi kitlesi oluşuyor. Şarkılarının değindiği konuların listesi oldukça geniş ancak politik konular, internet ve oyunlar ilk bakışta en çok ilgi çekenler.

Kendisine ilk denk gelişim SOPA/PIPA döneminde karşıma çıkan şu şarkısı ile oldu;

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=elUwRb4DroU]

Bu şarkıyla ve tavrıyla baştan bir artı puan kazanmıştı benden. Bu sempatinin etkisiyle kendisini takibe aldım ve yaptığı müziği gerçekten sevdim. Özellikle sözleri ve söyleyiş tarzını oldukça başarılı buldum. Rap konusunda oldukça seçici birisi olduğumdan dinlediğim kişi sayısı gerçekten az ve Dan Bull bunlardan birisi.

Burada asıl bahsedeceğim ise son albümü Generation Gaming. İsminden de az çok anlaşılacağı üzere albümün konsepti oyunlar. Albümdeki şarkıların hepsi oyunlar ve oyun kültürü üzerine. Oyunlarla arası iyi olan birisi için oldukça keyifli sözlere sahip. Bu yüzden rap müziği seven biriyseniz ama oyunlarla aranız yoksa albüm sizin ilgi alanınızın dışında kalabilir.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=YvkS0Wc3Q2E]

Yukarıya eklediğim şarkı sanırım aralarında en sevdiklerimden birisi (bunun Minecraft aşkımla alakası olmadığını söylersem büyük bir yalan olur tabii ki). Ancak bunu örnek olarak koymamın bir diğer sebebi albümün atmosferini ve Dan Bull’un tarzını çok iyi özetliyor olması. Dan Bull’un sözleri kullanışını, müzikal altyapısını ve onunla uyuşup uyuşamayacağınızı görmek için ideal şarkılardan birisi bana göre.

Albümü genel olarak başarılı buldum. Albüm ilk bakışta Youtube’da yayınladığı şarkıların bir derlemesi gibi görünüyor ve bu da albümü eskimiş şarkıların birleşmesiymiş gibi gösteriyor ancak bu Dan Bull için pek sorun değil bana göre. Çünkü şarkıları -en azından şu ana kadar- zamana oldukça güçlü bir şekilde direniyor. Şarkılar sürelerine bakınca kısa gibi görünüyor olabilir ancak dinlerken bunu kesinlikle hissettirmiyor. Gerçekten her şarkının bitmesi gereken yerde bittiğini dinleyince siz de anlayacaksınız. Bazı şarkılar belki üzerinde biraz daha dursa daha iyi olabilirmiş dedirtiyor ama bu da albümü genel olarak başarılı bulmama bir engel değil.

Sonuç olarak elimizde baştan sona oyunlar üzerine ve oldukça başarılı bir rap albümü var. İkisinden birisi sizin için artı puansa bir şans vermenizi tavsiye ederim. Albümü iTunes, Amazon, 7Digital ya da Pirate Bay‘den (merak etmeyin kendisinin isteğiyle buraya yüklendi) edinebilirsiniz. Youtube hesabından girip dinlemek isterseniz de buraya tıklamanız yeterli.

Son olarak albümde olmayan bir şarkısını ekleyip bu yazıyı bitireyim.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=Qb0tCgNzbjk]

Atari Teenage Riot – Is This Hyperreal?

(Bu yazıyı yazdığımı tamamen unutmuşum. Kendisi 18 Temmuz 2011’de PasifAgresif‘te yayınlanmıştı.)

11 sene sonra tekrar aramıza dönen bir grubun yeni albümünden bahsedeceksek biraz geçmişini hatırlatmak lazım. Atari Teenage Riot (ATR) 1992 yılında Almanya’nın tekno sahnesi içinden bir Atari ST ile (ilk ve hala kullandıkları ‘enstrümanları’) kopup gelen ama grup elemanlarının duruşları sebebiyle metal, hardcore gibi tarzlardan fazlasıyla etkilenen ve bunun sayesinde kendisini sadece techno müzik dinleyenlerle sınırlı tutmamayı becerebilmiş bir grup. Kurucu üçlüsü ise Alec Empire, Hanin Elias ve MC Carl Crack. Grubun kurulma sebebi ise fazlasıyla politik; o dönemlerde Almanya’daki techno sahnesinde ağır bir hakimiyeti olan Neo-Nazi gruplara karşı bir tepki oluşturmak ve onları rahatsız etmek. Zaten ilk şarkılarının ismi de bunu fazlasıyla belli ediyor: ‘Hetzjagd Auf Nazis!’ / ‘Hunt Down the Nazis!’

Grup bu çıkışlarıyla kendilerini sadece tarzın ilgilileriyle de sınırlamamış oluyor. Punk gruplarıyla beraber yaptıkları konserler, anti-fa eylemlerde destek amaçlı sahne almaları, işgal evlerine destek olmaları grubun hayran kitlesinin gittikçe daha da büyümesini ve daha saygı duyulan bir grup olmasını sağlıyor.Grup albümlerindeki şarkı sözleriyle ve yaptıklarıyla politik bir güç haline gelmeye başladıkça da özellikle Almanya hükümeti tarafından ciddi baskılara uğruyor. Bunun gruba tek etkisi ise grubun duruşunu ve tarzını daha da sertleştirmek oluyor tabii ki.

Zaman geçiyor, grup birçok başarılı işe imza atıyor, şahane düetler gerçekleştiriyor (Tom Morello ile yapılan ‘Rage’ düeti ve Slayer ile Spawn soundtrack’i için yapılan ‘No Remorse (I Wanna Die)’ düeti bunların en çok bilinenleri.). Ancak 2001′de yaşanan şok edici olay tüm bunların bir anda durmasına neden oluyor. Grubun MC’si Crack, artık hayatının kontrolünü elinde tutamadığını ve bir zombi gibi hissettiğini söyleyerek ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir miktar hapla intihar ediyor. Grup, bunun şokuyla belirsiz bir süre boyunca ara veriyor.

Ancak günümüz dünyası öyle bir noktaya gelmiş bulunuyor ki bu ister istemez ATR için bir geri dönün çağrısına dönüşüyor. Zaten böyle bir grubun günümüz koşullarında daha fazla pasif durmasını da bekleyemezdik (tıpkı RATM gibi). Grup her ne kadar Crack’in boşluğunu asla dolduramayacağına inansam da MC olarak CX KİDTRONİK’i gruba dahil ediyor, Hanin Elias solo çalışmalarına devam etmek istediği için gruba ara süreçte dahil olmuş olan Nic Endo’yu da alarak çalışmalarına başlıyor. Bu da biz dinleyenlerine önce şahane bir single olan ‘Activate’ ve heyecan verici konser kayıtlarıyla (evet kayıtlarıyla yetinmek zorunda kaldık maalesef) ardından ise yakın zamanda elimize geçen ve grubun dördüncü stüdyo albümü olan ‘Is This Hyperreal?’ olarak geri dönüyor.

Grup tarz olarak daima birçok farklı çeşiti bir arada götürüyordu; noise, drum ‘n bass, industrial metal, hardcore, techno bunlardan en ön planda olanlarıydı genelde. Bu albümde de durum çok farklı değil. Tarzlarında en başta göze çarpan değişiklik ise dubstep etkisi. Özellikle son 5 sene içerisinde Avrupa’da parlayan, elektronik müziklerin metali olarak nitelendirilen bu tarz ister istemez ATR’ı da etkiliyor. Ayrıca KİDTRONİK’in grubun melodilerinde etkisi önceki albümlerini dinlemiş olanların çabuk farkedeceği bir diğer nokta.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=C1FeqS6vu9w]

Grup 10 senenin biriken öfkesi, zamanın değişen koşulları ve söylenecek çok sözün olması sebebiyle oldukça öfkeli ve hızlı bir albüm çıkarmış. Cyberpunklarımız, gündemde olan bitenleri, dünyanın gidişatına dair gözlemlerini her zamanki gibi olabildiğine sert ve direkt bir şekilde söylemişler. Digital Decay’de Wikileaks’e selam yollarken, Activate ile internet aktivizminin gücünü anlatıyor; Blood In My Eyes’da ‘pazarlanan’ kadınların yanında dururken, Is This Hyperreal? Ve Shadow Identity ile Alman hükümetine açık açık tehdit yolluyorlar. Codebreaker ve Re-Arrange Your Synapses ise 10 yıl aradan sonra kaldıkları yerden devam etmek konusunda ne kadar ciddi olduklarını gösterir nitelikte.

Albüm aradan sanki o 10 yıl hiç geçmemiş hissini veriyor dinleyenlere. Sadece çok daha öfkeliler ve çok daha büyük işlerin peşindeler bu sefer. Grubun adı hala Atari “Teenage” Riot olabilir, ancak grup ’90ların başındaki ‘gençlik heyecanını’ daha sağlam bir bilinçle sunuyor bu sefer bizlere. Özetin özeti; Gençlerimiz büyümüş ama hala öfkeliler!

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=nAD82J6QMPU]

Notlar [25.01.2013]

*Aynı anda birden çok blog yönetmek kesinlikle zor iş. Zor olmasının yanında sürekli birinden birini unutma durumu oluyor. Bunu en son Akademik Terörist blogumda yaşadım. Uzun süredir kendisiyle ilgilenme fırsatı bulamadığımı fark edince işimi kolaylaştırmaya karar verdim. Bundan sonra Akademik Terörist ayrı bir blog olarak değil, burada bir bölüm olarak devam edecek. Postların başlıcalarını şimdiden taşıdım. Yan taraftaki Kategoriler bölümünden tıklayarak (o zor geldiyse buraya tıklayarak) bakabilirsiniz.

Umuyorum ki bundan sonra bu konuda daha fazla şey paylaşabileceğim.

*Yine buna benzer bir diğer konu da müzik ve kitaplarla ilgili eleştirilerim. Genellikle bu konulardaki yorumlarımı sosyal ağlarda yapıyordum. Kitaplar için de özellikle Goodreads‘i kullanıyordum. Ancak bunun, söylemek istediklerimi kısıtlamama neden olduğunu fark ettim (karakter sınırı vs.). Bundan sonra umuyorum ki Eleştiriler kategorisi daha kalabalık bir hâl alacak.

*Geçtiğimiz salı (22 Ocak) Erkan Saka’nın sunduğu Sosyal Kafa programının konuğuydum. Özgür Uçkan’la birlikte programın ilk kısmında Aaron Swartz’ı andık. İlk canlı yayın ve televizyon tecrübem olduğu için (samimi bir ortama ve tanıdık bir çok insanla birlikte olmama rağmen) biraz heyecana sebep oldu. Programın kayıtları yakında Youtube’da olacak, onlar geldikten sonra bu konuda daha detaylı bir yazı yazacağım ama önceden Erkan hocaya ve tüm Sosyal Kafa ekibine bu güzel program için teşekkür etmek istiyorum.

Cuma Postası [25.01.2013]

*Is There a Right Age to Read a Book? | Tor.com

Kitap okumanın, daha doğrusu belli bir kitabı okumanın, bir yaşı var mıdır sorusu üzerine güzel bir yazı. Okuyup üzerine düşünmeye değer.

*Planet Blue Coat: Mapping Global Censorship and Surveillance Tools The Citizen Lab

Oldukça önemli, dikkatle incelenmesi ve gündeme taşınması gereken bir rapor. Raporun ve Türkiye ile ilgili kısmın özet hâlini buradan okuyabilirsiniz.

*1960s Narcotics & Dangerous Drugs Identification Kit

Uyuşturucularımızı tanıyalım, hangisi nedir öğrenelim.

*Message in a Binary Bottle | cabel.me

Eski oyunlara tekrardan uğramak ve biraz kurcalamak için güzel bir bahane. Listedekiler dışında bulan ya da bilen varsa yorum olarak bırakabilir.

*Untitled — X-Surface: Don’t believe everything you read.

İnternet sayesinde elbette haberlere daha hızlı ve sağlıklı bir şekilde ulaşabiliyoruz. Ancak bu hıza kendisini fazlasıyla kaptıran bazı haberciler, böyle durumlara neden olabiliyor. Umarım bunun üzerine dönüp biraz kendilerine bakmışlardır.

*Kirkus | Blog Post: Free Online References for Science Fiction & Fantasy Readers

Buradaki linkleri elinizin altında tutun derim.

*Google’s Larry Page on Why Moon Shots Matter | Wired Business

Steven Levy ile Larry Page bir arada. Okunası bir sohbet olmuş.

*Copyright “Strike” Systems Are Modern Witch Trials | TorrentFreak

Oldukça güzel bir analiz, konuya dair hiç bir bilginiz yoksa bile durumu ve sorunlarını rahatça anlayabileceğiniz şekilde anlatıyor.

*Women in SF and Fantasy – Charlie’s Diary

Charlie Stross’un blogunun sürekli yazarı olan Stina Leitch güzel bir konuya değinmiş.

*WTF, Evolution?

Evrim bazen hayatta kalmak için karizmayı kaybetmeyi göze almaktır.

*The 150 Things the World’s Smartest People Are Afraid Of | Motherboard

Kimilerinden gerçekten korkmamak elde değil.

*Öteki Sinema Yazarlarına Göre 2012 Yılının En İyi Grafik Romanları | Öteki Sinema

Can Yalçınkaya ile Yigilante Kocagöz’den 2012’deki grafik romanlara güzel bir dönüş.

*The 16th Century Religious Wars And Today’s Copyright Monopoly Wars Have More In Common Than You Think | TorrentFreak

Copyright savaşları üzerine Falkvinge’den güzel bir yazı. Bu benzerliğe daha önceleri de dikkat çekilmişti ancak şu ana kadar en iyi anlatılmış hâli bu oldu sanırım.

*Brüksel Gizlilik Deklerasyonu

Bits of Freedom, EDRi ve Privacy International yeni bir kampanya başlattılar. Başarılı olmasını umuyorum.

*We Talked to the Lady Who Sent a Camera to Julian Assange’s Embassy Hideout | VICE

İlginç bir fikir, güzel bir amaç ve oldukça keyif verici bir sonuç.

Önceki Postalar
Cuma Postası [11.01.2013]
Cuma Postası [21.12.2012]
Cuma Postası [14.12.2012]

Aaron Swartz

Aaron Swartz (1986-2013) Fotoğraf: Jacob Applebaum
Aaron Swartz (1986-2013) Fotoğraf: Jacob Applebaum

Normalde bu tarz durumlarda yazmayı pek sevmem. Böyle durumlarda yazılanların çoğunluğu yapmacık ya da yazmış olmak için yazılan şeyler olduğundan aralarında görünmesini istemem yazdıklarımın. Ancak bu olay üzerine bir şeyler yazmazsam, en azından blogda bir kez kendini anmazsam rahat edemeyecektim.

Aaron hakkındaki tüm bildiklerim kendi ürettikleri ve yazdıklarından ibaretti. Ortaya koydukları, internete kazandırdıklarıyla tanıyordum kendisini, bundan fazlası yok. Ancak son zamanlarda başından geçenlerin üzerine bu haberi duymak ister istemez etkiledi. Her şey bir yana, böyle bir zekanın başına bunların gelmesiydi sanırım en çok dokunan kısmı.

Bir çok farklı sebebi var elbette Aaron’un bunu yapmasına neden olan ancak belki de en önemlisi ve intiharının en büyük tetikleyicisi ABD hukukunun ona çektirdikleri. Mahkemelerde yaşadıkları, sadece bilginin özgürlüğünü isteyen bir adam için çok fazlaydı. Kaldıramadı büyük ihtimalle başına gelenleri. Belki abartılı bir tabir olacak ama ABD hukukunun acımasızlığı onu ölüme sürükledi.

Kendisiyle ilgili söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Özellikle ailesinin, Cory Doctorow‘un ve Quinn Norton‘un söylediklerini gördükten sonra ise pek de bir şey söylememe gerek var mı onu da bilmiyorum.

Aaron Swartz gerçekten önemli ve değerli birisiydi. Onu anmak için yapılacak en güzel şeylerden birisi, kaleme aldığı Gerilla Açık Erişim Manifestosu‘nu okuyup bu manifesto temelinde bir şeyler üretmek olacaktır sanırım.

Güncelleme (13.01.2013 – 21:51): Twitter’da #pdftribute hashtagiyle Aaron’u anmak için akademisyenler makalelerini ve çalışmalarını ücretsiz olarak paylaşıyor.

Cuma Postası [11.01.2013]

Bu aralar beynim yanmanın eşiğinde, bunu itiraf etmem lazım en başta. Sınav, ödev, saçma sapan insanlar derken durum böyle oldu. Gerçi saçma sapan insanlar konusu lanet gibi, bir türlü eksikliklerini hissettirmiyorlar. İlla ki bir yerlerden bir şekilde karşımıza çıkmayı beceriyorlar. Keşke bununla ilgili köklü bir çözüm bulabilse bilim insanları. Tüm bu sebeplerden dolayı blogu takip edenlerden Cuma Postası kayıpları ve blogun pasifleşmesinden dolayı özür diliyorum. Bu özrün bir parçası olarak biraz daha kalabalık bir Cuma Postası hazırladım.

*The WELL: State of the World 2013: Bruce Sterling and Jon Lebkowsky

Bunun normalde 2012 Listeler Listesi’nde olması gerekiyordu ama bir şekilde kaybolmayı başarmış. O yüzden buraya ekliyorum kendisini.

*7 Codes You’ll Never Ever Break | Danger Room | Wired.com

Kripto dünyasının hâlâ çözülemeyenleri. İnsanı fazlasıyla kışkırtan bir liste.

*The Eleven Elite Rules of Movies About Computer Hacking

Sinema dünyasının bu saçmalıklara neden bu kadar aşık olduğunu hiç anlayamadım, anlayabileceğimi de sanmıyorum.

*A brave new world: science fiction predictions for 2013 | Books | guardian.co.uk

Guardian yazarı Damien Walter, 2013’te bilimkurgu dünyasında olabilecekler, olması beklenenler üzerine güzel bir derleme yazmış. İyi bir yıl mı bekliyor bizi yoksa kötü bir yıl mı ona siz karar verin.

*Darren Cullen Says Santa Is Stealing Jesus’s Thunder | VICE

Daha önce Darren Cullen ile tanışmamış iseniz bu güzel bir fırsat. Bazılarınız çalışmalarına internette denk gelmiştir büyük ihtimalle.

*John Cusack: What Is an Assange?

John Cusack, Jonathan Turley ve Kevin McCabe’den Assange ve Wikileaks’in yaptıklarının önemi üzerine güzel bir sohbet. Keyifli bir okuma.

*on internet hatred: please inquire within. – Amanda Palmer

Amanda Palmer, blogunda internette kontrolden çıkan nefret ve bunun neden oldukları üzerine birkaç bölümlük bir seri yazdı. Serinin başlangıcı yukarıda. Devamına yönlendirmeleri blog yapıyor.

*Punk’s Not Dead | Underwire | Wired.com

Ian Rogers ile ilgili oldukça güzel bir makale. Başlığın hakkını kesinlikle veren bir öykü var karşınızda.

*Seville’s Squatters: No Light, No Water, No Fear | VICE

Molly Crabapple, bundan sonra aylık olarak Vice’da yazıp çizecek. İlk yazıyla da Vice için yapacaklarının konseptini belli etmiş.

*Marmara Üniversitesi Dijital Nadir Eserler Koleksiyonu

Malum üniversitelerimiz genelde üniversitelerin gerçekte yapması gereken işleri yapmaktansa başka üniversiteleri kınamak, rüşvet yemek, sahte öğretim üyelerini almak gibi işlerle uğraşıyor. Ancak nadiren de olsa bunun gibi güzel işler yaptıkları oluyor. O yüzden bu kırk yılda bir olan güzelliğin tadını çıkartmaya bakalım.

*The Data Journalism Handbook

Data journalism ile ilgilenenler için el altında bulundurulması şart bir kitap.

*Futuristika!

Futuristika yenilendi, arındı, pırıl pırıl oldu. Henüz yeni hâlini görmediyseniz mutlaka bakın.

*Watch and Listen as Neil Gaiman Sings the Theme to “Fireball XL5” – SF Signal

Keyif verici, yüz güldürücü, eğlendirici.

*“The Precession of Simulacra” by Jean Baudrillard, Translated from English into American | Carney | continent.

Bu cumanın en iyisini sona sakladım. Diyeceğim bu kadar bununla ilgili.

Önceki Postalar
Cuma Postası [21.12.2012]
Cuma Postası [14.12.2012]
Cuma Postası [07.12.2012]

2012 Listeleri Listesi

Yeni yılın ilk haftasını bitirirken ben de geçtiğimiz senenin defterini kapatayım artık. 2012’ye dair son blogu yazıp bundan sonra arkama bakmamayı planlıyorum.

Bu konuda yazacak daha fazla bir şey bulamadığımdan, son listeyi başkalarının yaptığı ve sevdiğim listelerden oluşturayım dedim. Bu sayede hem biraz tembellik yaparım hem de değinmek istediğim konulara da değinmiş olurum. Zaman zaman böyle çakallıklar yapıyorum kendimi tutamayıp. Hem iki haftadır Cuma Postası da giremiyordum, bunu da onlar için bir özür olarak düşünün.

Merak etmeyin, burada duracağım. Yoksa devamında “listeler listelerinin listelerinin listesi”ne kadar yolumun olduğunu biliyorsunuz. O kadar boş vaktim yok henüz.

*Alt Text: 10 Things Nobody Cared About in 2012 | Underwire

2012’de önemli bir çok şey oldu ama bir de önemli olması beklenirken sessizce uçup gidenler vardı. Bunlara bir bakıp “Aaa, böyle bir şey vardı değil mi?” demek isterseniz liste burada.

*15 WTF Moments In Publishing From 2012

Huffington Post, yayıncılık dünyasında geçen senenin en garip olaylarını derlemiş. Her ne kadar bu seneye dair yapılan bu liste için 15 sayısı bence az olmuşsa da enlerini hatırlamak için güzel bir liste.

*Wikipedia Remembers – Year 2012

Bu seneye dair gördüğüm en güzel infografiklerden birisi. Hazırlanma yöntemi oldukça hoşuma gitti, listedeki insanlara da yakışır bir iş olmuş.

*BThaber » Yeni yılınız kutlu olsun…

Özgür Uçkan, 2012’de internette olanları özetlemiş ve bunlar üzerinden 2013’e dair fikirlerini paylaşmış bizimle.

*A Futurist’s Top Ten Books of 2012 | Jump the Curve with Jack Uldrich

2012’de fütürizm ve fütüristlerin ilgi alanına giren kitaplar arasından bir derleme. Güzel tavsiyeler var listede, bu konularla ilgili olanların gözünden kaçmasın.

*The Biggest Scientific Breakthroughs of 2012

io9 ekibinden, 2012’de bilim dünyasının gerçekleştirdiği büyük işlerden bazıları. İnsanın bilim aşkını arttırıyor böyle şeyler görmek.

*MAKE | Best of 2012: Projects from the Pages of MAKE Magazine

MAKE dergisi her sayısında birbirinden ilginç projeler ve fikirler yayımlıyor. Yılın sonuna gelindiğinde her sayıdan bir derleme yapmışlar bizler için. Değişik şeyler denemek isteyenler ya da benim gibi DIY icatlara meraklı olanlar için.

2012’de Yazılanlar, Çizilenler

2012 içinde her sene olduğu gibi bolca yazıldı, çizildi. Bunlardan benim için önemli olanları, gözüme takılanları ve bu camia içerisinde olan bazı mühim olayları hatırladığım kadarıyla listeleyeceğim. Mutlaka unuttuklarım ya da sizin önemli gördüğünüz ama bu listede olmayan şeyler de olacaktır. Onlar için de yorumlar kısmı açık, beklerim.

Çizgi Romanlar

Çizgi roman dünyasında geçtiğimiz sene çok fazla gözüme çarpan iş olmadı. Yeni çıkanlar arasında Matt Fraction’un Hawkeye’ı, Grant Morrison’un Happy’si ve Sean Murphy’nin Punk Rock Jesus’ı tavsiye edilebilecekler arasında bana göre. Ayrıca Alan Moore’un devam etmekte olan The League of Extraordinary Gentleman serisinin 2009 bölümü de geçen sene içerisinde çıkan önemli eserler arasında.

Bu sene türkçe olarak listeme girenlerin hemen hepsi çeviri. Logicomix, Grafik Kanon, Erteleyiş ve Cash gibi nadide işlerin Türkçe olarak basılması beni en çok memnun edenlerdi. Özellikle Flaneur Comics’in yayın hayatına Erteleyiş ve Cash ile başlaması beni oldukça umutlandırdı. Oldukça önemli gördüğüm işlerden birisi de yılın sonlarına doğru karşımıza çıkan Tuncer Erdem’in Gece Kitabı.

Bilimkurgu/Fantazya

Türkçe’de yine çevirilerden fazlasını bulamadığım bir yıl oldu bk/f edebiyatı adına. Ancak özellikle Versus’un Cory Doctorow ve Paolo Bacigalupi çevirmiş olması, İthaki’nin bizlere bolca Neil Gaiman vermesi güzel haberler içerisinde. Umarım böyle sağlıklı bilimkurgu (ve genel olarak edebiyat) çevirisi yapma alışkanlığı birkaç yayınevinin özelliği olmaktan çıkar bu sene.

Genel olarak bilimkurgu dünyasına bakacak olursak verimli sayılabilecek bir yıl geçirdiğimizi söyleyebilirim. Sürekli takip ettiğim yazarlardan Terry Pratchett, Cory Doctorow, Charlie Stross ve John Scalzi 2012’de çıkarttıklarıyla beni mutlu eden yazarlardı. Ayrıca 2012’de çıkarttıkları kitaplarıyla kendilerini tanıdığım Ramez Naam ve A.J. Colluci de yılın güzellikleri arasındaydı bana göre.

Bunların Dışında

2012 içerisinde yukarıda bahsettiklerim dışında çıkan birçok kitap oldu. Okuduğum ve sevdiğim, okumaya başladığım ya da okumayı düşündüğüm kitaplardan bazıları aşağıda. Kimisi yazarlarından dolayı, kimisi de tavsiyelerine güvendiğim insanlar aracılığıyla önüme geldi. Kesinlikle bir “en iyiler” listesi olarak düşünmeyin o yüzden. Önceki kitaplarıyla kendini sevdiren ama sonraki kitabıyla beni hayal kırıklığına uğratan yazarlar oldu zamanında, sorumlulukları üzerime kalsın istemem.

  • Distrust That Particular Flavor – William Gibson
  • The Year of Dreaming Dangerously – Slavoj Zizek
  • Çıplak Deniz Çıplak Ada – Yaşar Kemal
  • Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar
  • Some Remarks – Neal Stephenson
  • Cypherpunks – Julian Assange
  • Öteki Tarih 2 – Ayşe Hür
  • Discordia – Laurie Penny & Molly Crabapple
  • Şiir ve Cinayet – Salah Birsel
  • Against Security – Harvey Molotch
  • Makers – Chris Anderson

Olaylar

2012 içerisinde Türkiye’de edebiyat ve yayıncılık adına en büyük mesele uğraşmaktan bıktığımız sansür ve sansür çabaları oldu. Hakkında dava açılan, soruşturulan ya da sansürlenmesi istenen bolca kitap gördük. Öncesindeki senelerde ve bu senenin daha ilk günlerinde de gördüğümüz üzere bu derdi başımızdan atmak için daha çok çaba göstermemiz gerekiyor.

Bunun dışında dünya çapında olaylar listesinin başında Newsweek’in basılı yayınına son vermesini sayabiliriz. Yıllardır yayınlanan bir derginin yoluna sadece sanal yayın olarak devam etme kararı alması oldukça ilginçti. Umudum bunun güzel bir yönde ilerlemesi.

Ayrıca Humble ebook Bundle da yeni nesil kitap yayıncılığı açısından ilginç bir deney oldu. Humble Bundle ekibinin e-kitaplarla yaptığı bu çalışma yayıncıların detaylı bir şekilde inceleyip ders çıkartması gereken olaylardan.

Yine bunun gibi yayıncıların kendilerine ders çıkartması gereken olaylardan birisi de dünyanın en büyük yayınevlerinden olan Tor-Forge’un e-kitaplarının hepsini DRM-Free yani özgürce paylaşılabilir olarak satmaya karar vermesiydi. Kitapları işe yaramayan bir kilit altında tutmanın ne kadar mantıksız olduğunu gören ilk yayınevi olarak tebriği de hakediyorlar.

Pulitzer Ödülleri’nin kurgu dalında geçen sene kimseye ödül çıkmaması ise yorum bile yapamadığım olaylardan.

Random House – Penguin devlerinin birleşmesi ise yılın en tedirgin edici olaylarındandı sanırım. Yine de çok karamsar olmadan olacakları bekleme taraftarıyım.

“Fifty Shades” konusunda sessizliğimi korumaya devam edeceğim.