Her ‘Şey’ Duygusaldır (#OccupyGezi I)

GTA'da polis dövenler!

Üç haftadır karşımızda gördüğümüz, bir ülkeden nefret ederek o ülkenin nasıl yönetileceğidir. Bunun herhangi bir siyasi açıklaması ya da bir ideolojik temeli olacağına açıkcası pek inanmıyorum. Elbette nefretin sebepleri içerisinde bunlar var, bunu inkar etmemize imkan yok ama bu kadar saf hâle gelmiş bir nefretin de sadece bundan ibaret olacağını düşünmüyorum.

Burada yaşadığımız; üzerimize gelen polisler, TOMAlar, biber gazları, eli satırlı ya da çenesi düşük militanlar bir nefretin dışa vuruluşudur. Ve bu rapor da, bu nefretin yarattığı sonuçlardır. Tıpkı geçmişte başka gruplara ya da başka milletlere yapıldığı gibi. Değişen tek şey tarih, nefreti dışarı kusan, kusulduğu yer ve kusulma şekli. Bunun dışında hiçbir şey değişmedi ve değişeceğe de benzemiyor.

Değişmeyecek diyorum çünkü bu ülkede birilerinin devletin başına geçmeyi istemesinin tek sebebi başka birilerine duyduğu nefreti özgürce boşaltabilmek. Bu ülkede kimse iyi bir şey yapmak için iktidar olmadı, devlet yönetmedi. Tek dertleri ellerine o gücü alıp başkalarının üzerinde kullanabilmek. Şu ana kadar bunu yapmamış bir hükümet gösteremezsiniz bana.

Bu ülke daima bu şekilde yönetildi, çünkü birilerinden ya da bir şeyden nefret etmek çok çabuk bir araya gelinebilen bir nokta. Birilerinden nefret ettiğinizi söylediğinizde sizinle onun dışında başka hiçbir şeyi paylaşmayan birçok insanı çevrenize rahatça toplayabilirsiniz. Nefret ettiğinizden intikam alacağınızı söylediğinizdeyse desteğiniz daha da artacaktır. Ve bu, gözü kapalı bir destek olacaktır. Çünkü her hareketinizin temeline ortak nokta olarak bunu koymanız, zaten diğer her şeye gözünüzü kapattığınızı gösterir. Bunu rahatça dışarı vurabilmenin bir yolunu bulduğunuzda da (iktidar olmak ya da ortak nefreti paylaştığınız birisini iktidara getirmek) başka hiçbir şey umrunuzda olmaz. Çünkü artık intikam alma sırasının, güçlü olma sırasının size geldiğinin farkındasınızdır.

Nefret, güce olan açlığı da beraberinde getirir. Nefret eden insan, bunu rahatça dışa vurabilmek için güç peşinde koşar. Mevcut koşullarda en güçlü olmanın yolu neyse onu bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışır. Güçlü olup özgürce nefretini kusabilmek ister. Çünkü bilir ki güç elinde olduğunda birilerinin ona karşı çıkması zorlaşacaktır, karşı çıkmaya kalkan herkesi de o güçle rahatça susturabilecektir.

Ne zaman o gücü elde eder, güç sarhoşluğu da beraberinde gelir. Nefretle beslenmiş güç sarhoşluğuysa şu anda gördüğümüze benzer sahnelerin yaşanmasına neden olur. Gücünüzün önünde kimsenin duramayacağını hissetmek (ya da bu yanılgıya kapılmak) ve nefretin kontrolsüzlüğü bir araya geldiğindeyse korkunç manzaralar ortaya çıkar.

En başta kurduğum cümleye tekrar dönecek olursam: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetileceğidir.

Eğer nefretten beslenen bir insansanız ve iktidara ortak nefrete sahip olduğunuz birisini çıkarttıysanız, hayattaki en büyük amacınız o iktidarın rahatça bunu kusması için gerekli ortamı hazırlamak olur. Sizin için dünyadaki en büyük görev odur çünkü, sonunda yıllardır süren bekleyişiniz bitmiştir. Birileri sizin nefretinizi tüm dünyaya kusabilecektir artık, üstelik sizin tarafınızda güçlü biri de var demektir bu. Neden o güçlüye destek olup onun gücünden nemalanmayasınız ki?

Bu yüzden elinizde ne varsa kullanırsınız; klavye, para, sopa, satır, çene… Hiç farketmez o anda artık ne kullandığınız. Tek amacınız o nefretin güç sahibi tarafından rahatça saçılabilmesi için gerekli ortamı sağlamak olur. Bu uğurda yalan söylemek, sahtekarlık yapmak, saçmalamak, tehditler savurmak, insanlara saldırmak hiç ama hiç önemli değildir. Nefret ettiğiniz insanları neden düşünesiniz ki zaten?

Yiyeceğiniz hakaretler, söylediğiniz yalanların yüzünüze vurulması hiç önemli değildir. Güçlü olan sizsinizdir; yalan da söylersiniz adam da döversiniz. Güçlü olmanın mutlak haklılık getirdiğine inanmaktasınızdır çünkü.

Aynı cümleyi bir daha elden geçirecek olursak: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetlieceği ve bu yönetimin aynı şekilde nasıl savunulacağıdır.

* * *

Peki durum böyleyken neden tüm bunlar son 3 haftada oldu? Neden bir anda tüm gücünü göstermeye, etrafa ateş püskürmeye, uluslararası kurumlara mahalle abisi atarı yapılmaya başlandı?

Çünkü sinirlendiler. Nefret ettikleri ve ellerine geçen güçle saldırdıkları insanların artık gizlenmekten vazgeçtiklerini gördüler. Kendilerini ciddiye almadıklarını, hatta dalga geçtiklerini gördüler. Tıpkı Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin ve diğer tüm “marjinallerin” kendileri olmaktan asla vazgeçmedikleri için daima bu nefretin hedefi olması gibi, bu insanlar da kendileri olmaya karar verdiler. “Biz buyuz, sen ne dersen de böyle olacağız.” dediler. Hoş, bunu diyenlerin içerisinde yine benzer bir nefretle bu ülkeyi zamanında yönetmiş ve şimdi de aynı nefretle tekrar yönetmek isteyenler var ama neyse.

Nefret, güç sarhoşluğu ve kendilerinden korkulmamasının getirdiği sinir bir kopuşa neden oldu. Bir anda gizlemek için büyük çaba harcadıkları (pek de çabaladıkları söylenemez ya) yönleri ortaya çıktı. Akla hayale gelmeyecek cümleler kuruldu, eylemler gerçekleştirildi. Bunlar oldukça insanlar daha da gülmeye başladı ilginç bir şekilde (ilginç diyorum, çünkü böyle bir tepkinin oluşmasını istiyor ama hiç beklemiyordum), çünkü yarattıkları korku kırılmıştı. Bunu farkettiklerindeyse daha da saldırganlaşma eğilimleri gösterdiler. Nefret ettikleri insanların sokakta, internette, “baş belası Twitter’da” kendilerine güldüklerini gördüler. Tekrar o korkuyu ve gücü inşa etmeleri gerekiyordu. O nefret edilesi insanların başları ezilmeli, bu sayede de gücün getirdiği korku tekrar sağlanmalıydı. Yoksa her şeylerini kaybedecek ve bir süre sonra da bir köşede kendi kendilerine nefretlerine tekrar güç katacak bir yol aramak zorunda kalacaklardı.

Üstelik sokaktakiler yetmezmiş gibi bir de yaptıklarına itiraz eden ülke dışındaki “mihraklar” vardı. Demokrasi dersi vermeye, onları kınamaya kalkıyorlardı. Buradaki marjinalleri destekliyor, yanlarında olup onlarla birlikte nefret eden medyanın göstermediklerini tüm dünyanın görmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar destek verdikleri iktidarın bir anda böyle hareketler yapması dış mihrakları şaşırtmıştı. Tabii o nefret edilesileri destekliyor olması da iktidarı şaşırtmıştı. Ve daha da sinirlendirmişti.

Tüm bu reflekslerin, saldırılardaki gün be gün değişmenin ve açıklamaların sebebi de budur. Güç sarhoşluğundan, “Gücü kaybediyor muyuz?” korkusuna geçiş.

* * *

Pek de itiraz geleceğini zannetmediğim bir ön kabul: İnsan duygusal bir canlıdır. Yaptığı her eylemde, koşulu ya da konumu ne olursa olsun, duyguları en önemli belirleyicidir. Belki biraz kontrollü olunabilir, duygularını işin içine karıştırmadığını dahi iddia edebilir ama duygular yine oradadır ve müdahildir.

Yazının bu kısmına kadar analizi nefret üzerinden götürmemin sebebi de biraz bunu belirgin kılmayı istememdi. Çünkü her şeyin planlı, programlı gittiğini ya da öyle götürülmesi/götürüldüğü hayalini kurduğunu çok kez gördüm. Ancak böyle bir şeyin de asla mümkün olmayacağına inananlardanım. İnsanın dahil olduğu ama duyguların etken olmadığı ya da her şeyin plana programa mükemmel uyum sağladığı bir ‘şeyin’ imkansız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de her ütopik planda, her siyasi programda, her ideolojik harekette en büyük ama en az dikkat edilen hata payının insan olduğunu düşünüyorum.

Yalnız burada bir not düşmem lazım. Bu hata payının kötü bir şey olduğunu düşündüğümü zannetmeyin sakın. Aksine, bu hatadan fazlasıyla memnunum. Bu hatanın, bu uyumsuzluğun bizim insan olmamızı sağladığını düşünüyorum hatta. Benim kötü olduğunu düşündüğüm şey, bu hatayı görmezden gelenler ve bu hatadan kurtulmaya çalışanlar. Onların yaptığı insanın insanlığını görmezden gelmek ve insanı insanlıktan çıkartmaya çalışmak benim gözümde.

İnsanın duyguları olmadığını ya da duygularından bağımsız, belirli kalıplar üzerinden sorunsuzca hareket edeceğini düşünmek birçok konuda yanlış noktalara varmamıza ve yanılgıya düşerek yanlış tepkiler vermemize neden oluyor. İnsana dair bir şeyi, insanın en temel özelliklerini hiçe sayarak incelemek ya da değiştirmek de birçok sıkıntının ve sorunun doğmasına neden oluyor. Bunun en basit örneği siyasi hareketler ve siyasi analizler.

OccupyGezi’nin başlamasının en temel sebebi buydu mesela. İnsanların mükemmel bir kalıba oturtulabileceği düşüncesiyle ard arda gelen eylemlerin sonucunda doğal olarak insanlarda bir patlama yaşandı. Bu eylemlerin bu kadar insanı toplayabilmesi, bu kadar yayılabilmesi de bu yüzden biraz. Çünkü temelinde duygusal sayılabilecek, gayet içten gelen bir itiraz vardı. Duygularla hareket etmenin zararlı olduğunu düşünenleri şaşırtabilir ama bu eyleme destek veren hemen herkes duygusal olarak etkilendikleri, duygularına hitap eden bir şey gördükleri için destek verdi. Kimse bunun için programlanmamıştı ya da -bazılarının herkesi kendileri gibi zannederek iddia ettikleri gibi- bir menfaat uğruna yapmamışlardı.

İktidarın tavrı ve bu eylemler ve sonrasında geliştirdiği tepki de duygusaldı. Hiçbir ideolojik programlamayla ya da siyasi taktikle açıklanamayacak derecede duygusaldı hem de. Eğer yazıyı başından itibaren okuyorsanız neden böyle düşündüğümü gayet iyi anlamışsınızdır. Eğer okumadıysanız okuyun, kendimi aynı yazı içerisinde on kere açıklayamam.

Bunun yanı sıra iktidar da, eylemciler de öfkeliydi. İki taraf arasındaki nadir ortak noktalardan birisi bu. Ancak bu günlerde öfkenin neyle beslendiğinin de ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Öfkenin nefretle ve güçle beslenmesinin getirdiği sonuçlar bir taraftayken; neşeyle ve bir sürü başka olumlu duyguyla beslenen öfke diğer taraftaydı. Elbette hangisinin daha başarılı olduğu ve nefretle beslenen öfkenin, öfkeliyi nasıl durumlara düşürdüğünü açık bir şekilde gördük. Öfkeli olmanın, eğer doğru duygularla beslersek, nasıl güzel bir şey olduğunu ve gözümüzü karartmaktansa önümüzü açabileceğini gördük.

Bundan sonra tepki veren insanların hareketliliğinin devam edeceğine dair bir inancım varsa eğer, sebebi tam da budur. İnsanlar programlı ve amaçlı bir şekilde bu eyleme başlamış olsalardı şimdiye her şey çoktan biterdi. Ancak dediğim gibi duygular devrede olduğu için şu an hâlâ devam ediliyor, hâlâ insanlar toplanıp konuşuyor, bir şeyler yapmanın yolunu arıyor. Eğer bu hareketliliğin bir devamı gelecekse ve sönmeyecekse, sebebi tam da budur. Eğer aksini düşünüyorsanız Occupy Wall Street hareketine bakın. Occupy Wall Street’in büyük parlaması bitse de hâlâ insanlara bir şeyler yapma enerjisi verebilmesinin sebebi de budur.

Ancak iktidar için böyle bir durum söz konusu olmayacak maalesef. Devlet dediğimiz mekanik bir yapıdır, bir kurumdur (yani hiç birimizin babası falan değil). İçine girenler, onu hareket ettirenler her ne kadar insan olsalar da bu mekaniğin işlemesi için bunu gizlemek, bastırmak zorundadırlar. Eğer bu başarılamazsa ve devlet dediğimiz mekanik yapı birtakım duyguların aleti olmaya başlarsa sarsılmaya, kendi kendisine zarar vermeye başlar. Eninde sonunda da yıkımına ya da yeniden kurulumuna neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mekanizmaya uyum sağlamayı asla beceremeyen insanlar tarafından kurulmuş ve hep aynı şekildeki insanlar tarafından yönetilmiştir. Bana göre zaten sakat başlamıştır yani. Bu duygusal başlangıcı bir şekilde maksimum vatandaşı o duygunun kontrolü altına alarak ve bu duyguları hissetmeyi bir zorunlulukmuş gibi hissettirmeye çalışarak kapatmaya çalışmıştır. Bir noktaya kadar başarılı olmuştur diyebiliriz belki ama yine de her geçen gün o çatlakları daha da genişlemekte ve yöneticiler, mekanizmaya kaldıramayacağı kadar duygu yüklemektedirler. Üstüne üstlük, bir süre sonra gelen yöneticiler kurulum sürecindekinin zıttı duygulara ağırlık vermiş ve mekanizmanın iyice afallamasına neden olmuştur. Belli başlı görevleri yerne getirmek için kurulmuş bir mekanizmanın yönetimine kim geçse, o görevleri yapmak yerine mekanik bir yapıya duygu yüklemeye çalışıp durdu.

Buna daha ne kadar tahammül edilebilir ya da nerede bir yıkım ya da yeniden düzenleme olur bilmiyorum ama bunun öyle imkansız bir durum olduğunu da zannetmiyorum. Ancak o zamanlar geldiğinde neler olacağını ve sonrasında nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını da çok merak ediyorum.

* * *

Biraz karmaşık ve daldan dala görünen bir yazı olduğunun farkındayım ama kafamdakileri daha temiz bir hâle getirmem şu anda zor görünüyor. Bu yazıyla en azından 20 gündür kafamda dönen bazı temel fikirleri biraz şekillendirmeye çalıştım, benim açımdan (ve umarım baştan sona okuyabilenler açısından da) anlaşılır ve üzerinde oynamaya müsait bir hâle getirmeyi denedim.

Bundan sonrasına ya da eylemlerin nasıl devam edeceğine dair çok fazla tahmin yürütmek ya da insanlara tavsiye vermek gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi duyguların temelde olduğu bir hareket bu ve insanlar nasıl hissederse öyle devam edecektir. Belki aşağıdaki alıntıyı bundan sonrasına dair ufak bir tavsiye olarak düşünebilirsiniz.

“Herhangi bir devlet için en tehlikeli insan, şeyler üzerine kendi başına ve hiçbir boş inancın ya da tabunun etkisi altında kalmadan düşünebilendir. Bu insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, altında yaşadıkları devletin sahtekâr, çıldırmış ve tahammül edilemez olduğunun farkına varırlar ve eğer romantiklerse bunu değiştirmeye karar verirler. Romantik olmayanlar bile, bu hoşnutsuzluğun romantik olanlarda yayılması için çabalarlar.”

— H. L. Mencken, 1919

#OccupyGezi – #DirenGeziParkı

Watch live streaming video from revoltistanbul at livestream.com



CUMA POSTASI [26.05.2013]

Ayşe Arman ve Hacker Korkusu

Hacker bu deYil!
Hacker bu deYil!

Başımıza ne gelirse kendisine gazeteci deyip de gazeteciliğin ne olduğundan bihaber, sırf sansasyon ve para uğruna haber yapanlar yüzünden geliyor. Zerre araştırma yapmadan, yazdıklarının anlamını bilmeden ve karşısındakinin söylediklerinin arka planını araştırmadan haber yaptığını zannedenlerin basının büyük bir kesimini oluşturması da zaten gazetelerle aramın olmamasının en büyük sebebi.

Ama bazen internette birazdan inceleyeceğim tarzda örneklerle karşılaşıyorum. Saçımı başımı yoluyordum eskiden bunları gördükçe. Artık bunun yerine tek tek bunlardaki hataları ve boşlukları ifşa etmeye karar verdim. Böylesi daha eğlenceli olacak gibi.

Bugünün konuğu Ayşe Arman. Yanına ‘güya hacker’ bir arkadaşı almış ve röportaj yapmış. Bir bakalım neler var bu röportajda.


Önce bir giriş kısmına bakalım. Ayşe Arman, bilgisayarlara birkaç programla sızabilen bir arkadaşın ‘büyük birader’ olduğunu ve 1984’te yazanların bu adamla gerçekleştiğini iddia ediyor.  Bu arkadaşın büyük biraderle uzaktan yakından bir alakası yok, olmasına da imkan yok. Biraz program kullanmayı bilen birisini ‘büyük birader’ olarak nitelemesi zaten 1984 romanından da, ‘büyük birader’in ne anlama geldiğinden de habersiz olduğunu gösteriyor. Gerçek ‘büyük biraderleri’ görmek isteyen varsa buraya, buraya, buraya ve buraya bakabilir.

İnsanın zerre bilgisinin olmadığı ve araştırma ihtiyacı hissetmediği bir konuda haber yapmaya kalkmasının sonucunda böyle hatalar yapması normal. Zaten karşısına aldığı script-kiddie de bunun farkına varmış olacak ki abarttıkça abartmış kendisini. Kullandığı birkaç basit programla yaptıklarını büyük bir marifetmiş gibi gösterip hiç bilmeyen birinin yine hiç bilmeyenlere okutacağı röportajdan kendisine ekmek çıkartmış. Ayşe Arman gibiler için oldukça akıllıca bir yöntem. Eleman kendisini pazarlamayı biliyormuş belli ki, bu konuda da Ayşe Arman’ı güzelce kullanmış.

Arkadaşın yaptığını anlattığı şeylerin neden çok büyük bir marifet ya da abartılacak bir şey olmadığını konuyla biraz alakası olan herkes biliyordur. Ancak bilmeyenler için kısa bir özet geçmem gerekirse; bu yaptığı işlerin hepsi için hazır scriptler ve yazılımlar var. Az çok bilgisayar kullanmayı bilen herkesin yapabileceği şeyler bu bahsettikleri. Eğer bana inanmıyorsanız şu siteye bir bakabilirsiniz, aradığınızdan çok daha fazlası burada mevcut. (Oradan kullanacağınız her şeyin sorumluluğu sizdedir. Ben sadece söylediklerimin arkasının boş olmadığını kanıtlamak için link veriyorum.)

En büyük sorun ise röportajda yapılan hacker tanımı. Daha önce yaşadığım bir olay yüzünden yazdığım blogda bu konuya kısmen değinmiştim, Dijital Aktivizm seminerinin 3. hafta videosunda da bu konu hakkında konuştum. Özetle bu arkadaşın fikren ya da taktik açısından hacker olmakla uzaktan yakından bir alakası yok. Hacker dediğimiz insanlar para karşılığı birisinin özel hayatına müdahale etmeleri teklif edildiğinde bunu hakaret olarak görüp sizi kovalarlar, bu kadar nettir bu konudaki tavırları. Bu adamın hacker olarak adlandırılması gerçek hackerlara hakarettir (aksini düşünen Hackerspace‘deki arkadaşlardan birisine gidip teklif etsin bakalım ne cevap alacaklar). Keşke Ayşe Arman da en azından wikipedia’ya bir baksaydı da böyle bir röportajı hazırlamadan önce iki kere düşünseydi.


Dürüst olmam gerekirse, röportaj tam da Ayşe Arman’dan ve popüler medyadan bekleyeceğim tarzda bir iş olmuş. Klişeler ard arda dizilmiş, gerçek bilgi ya da araştırma adına hiçbir şey yok ve sadece sansasyon yaratma amacıyla yapılmış. Bu tarzda birçok röportaj ya da köşe yazısı medyada yer buldu ancak en son ve incelemesi en güzel örneklerden birisi olduğundan dolayı bunu örnek olarak aldım.

Yakın zamanda bu konuda bir düzelme beklemiyorum basında ama en azından birileri hacker olduğunu iddia ettiğinde ya da hackerlar üzerine bir şey yazacaklarında birkaç kere düşünüp hareket etseler güzel olur.

GAZETECİLERİMİZE BAŞLANGIÇ İÇİN OKUMA ÖNERİLERİ

  • Ghost in the Wires – Kevin Mitnick
  • Bir Hacker Manifestosu – McKenzie Wark
  • The Hacker Crackdown: Law & Disorder on the Electronic Frontier – Bruce Sterling
  • Hackers – Steven Levy
  • Şifrepunk – Julian Assange

CUMA POSTASI [25.05.2013]

İnternet Notları > Kişisel Bilgi Torbacılığı Oyunu: Data Dealer

DD_LOGO00_white

Büyük şirketlerin sizin bilgileriniz üzerinden zengin olması canınızı mı sıkıyor? “Benim bilgim değil mi, neden parasını ben kazanmıyorum?” mu diyorsunuz? Yoksa sadece bir süreliğine o şirketlerin başındaki birisinin nasıl hissettiğini mi deneyimlemek istiyorsunuz? Kısmen de olsa bir çözüm artık var.

Kasıtlı olarak bir reklam havası verdiğim girişten sonra asıl konuya geçelim. Henüz demo aşamasında olan, ancak buna rağmen çok büyük (ve eğlenceli) bir geleceği olduğuna beni inandıran bir oyun keşfettim. Oyunun adı Data Dealer. Bildiğimiz tarayıcı oyunlarından birisi gibi görünen ve yapısı itibarıyla biraz Farmville tarzı oyunları, biraz da Game Dev Tycoon gibi oyunları anımsatan bir oyun bu. Amacınızsa insanların bilgileri üzerinden para kazanan bir şirketi (oyundaki adıyla imparatorluğu) yönetmek.

Data Dealer henüz demo aşamasında olduğu için oyun içerisinde çok fazla hareket imkanı sağlamıyor ama temel birçok şeyi yaparak hem oyunun amacını anlayabiliyorsunuz, hem de ileride nasıl bir oyun oynayabileceğinize dair bir izlenime sahip oluyorsunuz. Demo versiyonunda, oyunun ortaları sayılabilecek bir yerden başlıyorsunuz. İmparatorluğunuzun temeli atılmış, size bilgi sağlayan şirketleriniz ve bunları paraya dönüştürmek için kurumlarla kurduğunuz bağlantılarınız hazır. Size sadece bundan sonrasında yapılacakları belirlemek kalıyor.

datadealer_screenshot01_empire

Oyunun demosundan edindiğim ilk izlenim, tam hâlinin beni uzunca bir süre bağımlısı yapabileceği oldu. Zekice kurgulanmış bir yapısı var ve insana kendini uzunca süre oynatabilecek bir temele sahip. Ayrıca oyunun geliştirilmeye ve içerisine ekler yerleştirilebilmeye müsait, oldukça geniş bir alanı var.

Fikrin ve muhtemel senaryosunun (ekleneceğini söylemişler) ilhamının nereden geldiğini de sanırım söylememe gerek yok. Kullandığımız birçok sosyal ağ ya da web hizmetinden birisinin başındaki adam olarak düşünebilirsiniz orada kendinizi (büyük hedefleri olanlar Google CEO’su olarak hayal edebilirler). Data Dealer elbette gerçekçi bir yapı vermiyor, ancak gerçekte olup bitenlerdeki temel mantığı anlamanıza ve nelerin döndüğünü daha iyi görebilmenize bir imkan sağlıyor.

Oyun şu an demo versiyonunda olduğu için söylenebilecek çok fazla söz yok. Ancak tam sürümü çıktığında büyük bir keyifle oynayacağıma eminim. Demo sürümü denemek veya oyun hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz Data Dealer’ın sitesi burada. Eğer bu oyunda anlatılan konu ilginizi çektiyse ve bu konudaki bilginizi genişletmek istiyorsanız buraya, buraya, buraya veya buraya bakarak bir başlangıç yapabilirsiniz.

CUMA POSTASI [18.05.2013]

Okunacak: Hacking Politics

Henüz yeni yayınlandığı için okumaya başlayamadım ama önceden haber vermek için kitap hakkında bir şeyler yazmak iyi olur.

Hacking Politics (tam adıyla Hacking Politics: How Geeks, Progressives, the Tea Party, Gamers, Anarchists and Suits Teamed Up to Defeat SOPA and Save the Internet), internetin getirdiği iletişim ve örgütlenme gücünün en büyük örneklerinden birisi olan SOPA karşıtı protestolar üzerine bir kitap. Kitapta o dönemi, bizzat hareketin içerisinde olan insanlardan okuyorsunuz. Kitapta bulunan isimlerden bazıları; Aaron Swartz, Larry Lessig, Zoe Lofgren, Mike Masnick, Kim Dotcom, Nicole Powers, Tiffiny Cheng, Alexis Ohanian ve Cory Doctorow. Yaşananları bizzat mücadelenin içinde olanlardan dinleyebilmek oldukça güzel olacak.

Hacking Politics; SOPA karşıtı hareketi, bizlere öğrettiklerini ve bununla bağlantılı olarak politik mücadelelerin günümüzdeki gelişimini incelemek açısından oldukça önemli bir kitap gibi görünüyor. Kitabı bitirdikten sonra detaylı bir kritik ve beyin fırtınası yazısı da yazacağım.

Şimdilik ekleyebileceğim çok fazla bir şey yok kitap hakkında. Kitabı, ödemek istediğiniz ücreti kendiniz belirleyerek, OR Books’tan alabilirsiniz.

Basscharmer – Eternity EP

Basschamer - Eternity EP - cover

Basscharmer, kardeşim Sabri’nin müzik projelerinde kullandığı ismi. Kimileriniz kendisini Youtube kanalı agunZagun‘dan tanıyor olabilirsiniz belki. Neyse, bugün kendisinden bahsetmemin sebebi yaptığı müzikler.

Sabri aslında uzun zamandır müzikle ilgileniyor ve kendisine en uygun tarzı bulmaya çalışıyordu. Birçok deneyimine bizzat tanık olduğum için de geçtiği aşamaları iyi biliyorum denilebilir. Kısa zamanda meraklı olduğu konularda kendisini eğitip istediğini üretebilecek noktaya gelebiliyor, özellikle de müzik konusunda. Bu noktada onu kıskanmıyorum desem yalan olur. Uzun zamandır farklı tarzlar arasında gidip geldikten sonra, -bana göre- kendisi için en uygun olanı buldu artık.

Tarzına ne tam olarak dubstep demek uygun sanırım ne de drum ‘n bass. Bana göre ikisinin arasında kendisine uygun bir sentez yakaladı ve orada gidiyor. Aynı zamanda yaptığı müziklerde sevdiğim bir diğer nokta da atmosferik bir hava yakalamayı becermiş olması. Şarkılarını dinlerken, gerçekten de şarkıya verdiği ismin atmosferini hissediyorsunuz (en azından ben hissediyorum).

Eternity EP ise uzun süredir Bandcamp hesabından yayında, ancak ismi çok fazla duyulmadığı için eskimiş sayılmaz. Bu EP bana göre herhangi bir space opera ya da military sci-fi için şahane bir soundtrack olabilir. Albümün ve şarkılarının ismi de bunu az çok belli ediyor zaten. Şarkılarındaki atmosferik hava ve bassları kullanma şekli, dinlemesi oldukça keyifli bir EP’nin ortaya çıkmasını sağlamış bana göre.

Eğer dubstep/drum ‘n bass seviyor ya da ambient kıvamındaki eletronik müziklerden hoşlanıyorsanız bence bir şans vermenizde fayda var. EP’yi Bandcamp’te (ücretsiz de dahil olmak üzere) fiyatı kendiniz belirleyerek indirebiliyorsunuz. Eğer biraz tadına bakmak isterseniz üstteki play tuşuna basabilirsiniz. Yaptığı diğer çalışmaları görmek için de Soundcloud hesabı burada.

Bitirmeden önce bonus olarak yaptığı son müziklerden birisini ekleyeyim. Sırf ismi için bile sevilmeyi hak eden bir şarkı bana göre.

CUMA POSTASI [09.05.2013]