Yaşam Tarzına Müdahalenin Tedavisi

Korkmaktan bir vazgeçseniz, bir üzerinizden atsanız o tedirginliği her şey çok güzel olacak emin olun. Şu an karşımızdaki birçok sorunun, yanlış giden birçok şeyin sebebi bu hastalık. O kadar alışmışsınız ki korkuya ve korkmaya, asıl sorunun onun içinde saklı olduğunu göremiyorsunuz.

Yaşam tarzına müdahale konusunu ele alalım mesela. Hüseyin Çelik örneği en tazesi. Çelik sırf birisinin dekoltesinden şikayet ettiği için o kişi işsiz kalabiliyorsa bunun adı yaşam tarzına müdahale değil, korkunun hayatınızı yönlendirmesidir. Siz korktuğunuz için tüm bunlar olabiliyor. Birilerinin onayına muhtaç olduğunuz için, birileriyle zıt düşmek istemediğiniz için, yalnız kalmak istemediğiniz için bunlar oluyor. Ve sadece iktidar tarafından yapıldığını düşünmeyin sakın bunun; her yerde var, hayatınızın her köşesinde, kurduğunuz her ilişkide. Sırf bu korkunuzu yenemediğiniz için tüm bunlar başınıza geliyor. Para için, saygı için, arkadaş için; tüm bunlarsız kalma ihtimalinizden korktuğunuz için böyle rahat müdahale edilebilir hayatlar yaşıyorsunuz.

Bu korkuyu besleyen çok şey var. İktidarın müdahalesini istemeyenlerin kendi aralarındaki müdahaleleri, siz kendiniz olmak için ayağa kalktığınızda yanınızda zannetikleriniz tarafından tek başınıza bırakılabilme ihtimaliniz (ki çok örneği var bunun), aslında herkesin bu korkuyu içten içe yaşadığını ve buna göre hayatını şekillendirdiğini biliyor olmanız vs.

Oysabu korkudan kurtulmayı başarabilseniz böyle bir müdahaleye imkan kalmayacak. Siz birilerinin hakkınızda söyledikleriyle ilgili bu kadar düşünmeseniz, gerçekten yapmak istediğinizde inat edebilseniz ve bunu yapacak cesareti olan insanlara müdahale edecek yol aramaktansa gerçekten o insanlara destek olabilseniz her şey çok daha iyi olacak. Ama yapamıyorsunuz, yapabileceğinizi de pek zannetmiyorum. Çünkü sizin derdiniz tamamen müdahalesiz bir hayat yaşamak değil, sadece istemediğiniz tarzda müdahalelerden kurtulmak. Korkunun sadece siz kullanmak istiyorsunuz, başkalarının elindeyken de tahammül edemiyorsunuz. Eğer böyle olmasaydı, çoktan bir aşama kaydetmeye başlamıştık.

Hayatınıza müdahaleden kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman korkmaktan vazgeçin ve başka insanlara da bu korkudan kurtulmaları için yardım edin. Birilerinin rahatsızlığının gerçeğin üstünü örtmesine yardım ediyorsanız, siz de suçlusunuzdur. Ne yorum yaptıklarını ve yapacaklarını boşverin, birilerinin sizi beğenmemesi ya da dekoltenizden rahatsız olması onların problemidir. Ve siz bu rahatsızlığın üzerine gitmezseniz, ilk sözlerinde korkunuzun esiri olursanız asla tedavi olamazlar. Birileri sizden rahatsız oluyorsa; bu sizin kendinizi saklamanıza değil, daha cesur bir şekilde kendiniz olmaya devam etmenize neden olmalıdır.

Tedavinin başka yolu yok, üzgünüm.

Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Şeyler

Ahlakla ilgili sürekli bir sorun yaşıyoruz ve bu sorunun kolay kolay çözülebileceğine de inanmıyorum. Çünkü mesele belirli bir ahlak yapısıyla alakalı değil, genel olarak ahlak ve ahlak yapısı dediğimiz şey ve onun yanlış anlaşılması.

Ahlaklı ya da ahlaksız olmak, gündelik ve siyasi hayatta sıklıkla karşımıza çıkan ve yine sıklıkla birilerini tanımlamak için kullandığımız kavramlar. Ancak bu kavramlar birçok kavramla aynı kaderi paylaşıyor ve asıl anlamlarından saptırılarak ya da tam olarak ne anlama geldikleri bilinmeden kullanılıyor. Bu da doğal olarak birçok saçmalıkla karşılaşmamıza neden oluyor.

Felsefenin uzun yıllardır konusu olan ahlakın yapılabilecek en basit tanımlarından birisi iyi yaşama yolu sanırım (Elbette birçoğunuza eksik ya da sıkıntılı gelebilecek bir tanım bu, ancak ilerleyebilmek için mümkün olan en basit tanımı kullanmam gerekiyor). En azından Platon ve Aristoteles’ten bu yana kabul görebilecek bir tanım bu. Ahlak yapısıysa; bir insanın iyi ve kötü tanımları üzerinden eylemlerini, yaşamını ve çevresiyle ilişkisini şekillendirmesidir. Ahlakın temelinde bulunan iyi ve kötü, aslında ahlak dediğimiz şeyin ne kadar kişisel bir şey olabileceğini bize en başından gösteriyor. Bunu aklımızda tutarak, tekrar ahlak ve ahlak yapısının tanımına dönelim. Ahlak yapısına özetle insanın hayatını şekillendirme biçimi demiştik. Bu durumda, toplumdaki her bireyin kendisine özgü bir ahlak yapısı olduğunu da kabul ediyoruz. Çünkü hepimiz yaşıyoruz ve hepimiz aklımızda bir takım iyi ve kötü tanımlarıyla hayatımızı sürdürüyoruz. Bunun birileriyle uyumlu olup olmaması değil, varlığı asıl meselemiz (Sanırım aramızda kimse benim bir iyi ve kötü tanımım yok ve tamamen düşünmeden yaşıyorum demeyecektir). Yani özetle her insanın hayatına şekil verdiği bir ahlak yapısı vardır.

Bunu belirtmemin sebebi, ahlaksız kavramının saçmalığını vurgulamak. Ahlaksız diye bir şey söz konusu değildir, olamaz da. Senin ahlaksızlık dediğin şey, örneğin bir eylem, senin ahlak yapına uymayan bir şeydir. Ancak bu, o eylemin ahlaktan tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Sadece senin ahlak yapına uymuyordur ve bu da o eylemin bir başka ahlak yapısı içerisinde yeri olmasına engel değildir. Bu sebeple aslında birisine ya da bir şeye ahlaksız diyen birisi, sadece “Sen benimle aynı yapıyı paylaşmıyorsun” veya daha özet bir hâlde “Sen bizden değilsin” demektedir. Yani ahlaksızlık mümkün olmayan bir şeydir.

Ahlak ve ahlak yapısının öznelliği konusuna birkaç şey daha eklemek istiyorum. Genellikle ahlak dediğimiz zaman aklımızda bir toplumun, topluluğun ya da inancın gelmesi; aslında bunların o kavramı tekellerine almak ve dilediğince kullanmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu isteniyor, çünkü aslında ahlakın öyle bir şey olmadığının fazlasıyla farkındalar. İyi ve kötü gibi oldukça değişken ve öznel iki kavramın temelinde olduğu bir şeyin zaten herkesin kabul edeceği mükemmel tanımları ya da kuralları olmasını beklemek saçmalık. Ancak insanlar bu saçmalığı inatla gerçekmiş gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlar. Çünkü, kendi iyilerini kabul ettirebilmelerinin tek yolu bu.

* * *

Tüm bunları neden anlattığıma gelecek olursak.

Siyasette ahlak, iki farklı amaçla kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi, destek toplama için bir silaha dönüştürmedir. Toplumun belli bir kesiminin ahlak yapısına hitap etmek, o kesimin (ki genellikle bu en çok oy potansiyeli olan kesim olur) desteğini almak için kullanılır. Hatta rakip siyasetçilerin o ahlak yapısına karşı olduğu iddia edilerek bir saldırı aracına dönüştürülür.

Diğer yol ise bir baskı ve tektipleştirme aracı olarak kulanılmasıdır. İktidarda olan kesimin, kendi ahlak yapısının da iktidarda olduğunu düşünmesi ya da kendi ahlakının herkes için ideal ahlak yapısı olduğunu düşünmesi; her ideolojinin kendisine özgü (ki aslında her biri birbirine çok benzer) ahlak yapıları kurup bunu ideolojiyle bir şekilde bağlantısı olan herkese dayatma çabaları bunun en sık karşımıza çıkan örnekleridir.

Tüm bu dediklerim, sıklıkla siyaset kültürünün tam olarak oturmadığı ortamlarda ya da siyaset felsefesinden bihaber insanlarda karşımıza çıkmaktadır. Belki daha muhafazakar, milliyetçi siyasetçilerde bunu normal görebilecek olsak da (sonuçta siyasetlerini bunun üzerine kuruyorlar); özgürlük gibi şeylerden bahsedip de böyle bir ahlak dayatmacılığına ve tektipleştirme çabasına girilmesi, siyaset ve ahlak felsefesine ne kadar uzak olduklarının apaçık bir göstergesidir. Bu yüzden de ahlakı yukarıdaki iki araçtan birisi olarak dahi kullananı desteklemem, savunmam ya da onlarla beraber bir şey yapmam mümkün değildir.

* * *

Tüm bu bahsettiklerim, aslında mevcut siyaset yapısıyla ve bu yapının gündemiyle neden çok fazla muhatap olmak istemediğimin bir özeti sayılır. Hangi konuyu veya tartışmayı okusam bu tarz hatalara, saçmalıklara, anlamadan bilmeden yapılan hareketlere denk geliyorum. İşin daha kötüsüyse, bunları dile getirecek ve tartışabilecek insan bulmakta zorlanıyorum. Çünkü birçok kesim için siyaset; daha iyiye dair birşeyler yapmak/düşünmek değil, tamamen bir aidiyet ve ait olduğunu en haklı gösterme kavgasından ibaret. Böyle akılların arasında, kendi fikirlerimi dile getirmem genellikle 40 etiket yapıştırılmış bir şekilde geri dönmem demek olduğu için de bu tarz konularda yorumlarımı sadece yakın çevremle paylaşmaya karar verdim. Arada bir böyle şeyler (felsefe bağlamında) yazarım elbette ama bunlar dışında bu konularda çok fazla konuşacağımı sanmıyorum.

Derdim Ne Benim?

Something Deep

Birkaç gündür, farklı sebeplerle kendimle ve yapmak istediklerimle ilgili ciddi bir şekilde düşünmeye başladım. Bunun sebebi ne yapmak istediğimin farkında olmamam ya da yapmak istediğim bir şey olmaması değil, bazı noktaların kafamda tam olarak net olmadığını farketmemdi. Yapmak istediğim bir şeyler, önüme koyduğum planlar var elbette ama bunları tam olarak neden yapmak istediğimi çok fazla düşünmüyormuşum gibi hissettim. Bu da biraz garip geldi bana.

Yazmak istiyorum, yaratmak istiyorum, ortaya bir şeyler koymak istiyorum (ve bunların yanında bu yaptıklarımla hayatta kalabilmek istiyorum ama o şimdilik başka bir yazının konusu). Böyle söyleyince her şey oldukça netmiş gibi görünüyor ama biraz daha derine inince durumun pek de öyle olmadığını fark ettim. En azından bunu ilk düşünmeye başladığımda pek öyle değildi. Bunu daha açık bir şekilde iki gündür bitirme tezim için bir şeyler derlemeye ve kafamda bir şekil oluşturmaya çalışırken anladım. Biraz üzerinde durduktan sonra da buna bir cevap vermeden bir şeylere devam edemeyecek noktaya geldim.

Felsefe ve bilimkurgu benim bir şeyler yaratmak, parçası olmak istediğim iki alan. İlgilendiğim birçok şey de bu ikisinden en az biriyle bağlantılı ya da ben o bağlantıyı kurmaya çalışıyorum. Peki emeğimi bu alanlarda harcamama sebep olan dürtü ne? Neden bu ikisi beni bu kadar çekiyor? Paranın çok olduğu alanlar değil, öyle olsa “Demek ki tüm derdim paraymış” der, kestirip atardım. Ya da benzer bir şekilde “Seviyorum” diyip kaçamak bir cevap da verebilirim ama bu da beni tatmin etmiyor. Karizmatik bir havam olsun gibi bir derdim de yok, bir şeyleri sırf birilerini etkilemek için ya da birileri beni sevsin diye yapacak zeka yaşını çoktan aştım. Bu konularda verilen tüm klişe cevapları böyle böyle eledim kafamda. Zaten klişelerden ve kalıplardan zerre hoşlanmayan biriyim, böyle bir konuda onları kullanmak kendimle dalga geçmek olurdu.

Sonra kendi yaptıklarıma dönmeye karar verdim. Belki yarattıklarımın içinde bana cevap verecek bir şeyler bulurum diyerek. Nelerle uğraştığıma, bir şeyler üretirken derdimin ne olduğuna baktım. Kendi yaptıklarımı kafamda daha berrak bir hâle getirme çabasıydı aslında yaptığım. Zaten oradalardı ama onlara bakmayı pek beceremiyordum. Bunu yaptığım zaman ilk fark ettiğim geçmişle muhatap olmayı pek sevmediğimdi. Derdim hep ya günümüz ya da gelecekle alakalı şeylerle. Onlara dair okumayı, çalışmayı, kafa yormayı ve üretmeyi seviyorum. Geçmiş sadece arada bir ziyaret edilip birkaç güzel fikir ve eser alınıp geri dönülmesi gereken bir yer gibi gözümde. Ama bunu yaparken geçmişin bir kısmını tamamen kesip günümüze ya da geleceğe yapıştırmayı çalışanları gördükçe de deliriyorum. Benim geçmişten ufak ipuçları almak dışındaki hareketlere pek tahammülüm yok, derdim şu anda olanı anlamaya çalışmak ve geleceğe dair günümüzden birtakım fikirler üretmek gibi.

Bunları gördükten sonra bir şeyler kafamda biraz daha netleşmeye başlamış gibi geldi. Kendimi biraz daha anlamaya başladığımı hissettim. Ama hâlâ istediğim yerde değildim. Bir şeylere daha ihtiyacım var gibiydi. Bu sırada gün akşam olmuş, ben yiyecek bir şeyler hazırlayıp tekrar bilgisayar başına dönmüştüm. Hard diskte izleyecek bir şeyler ararken “No Maps For These Territories” belgeselini gördüm. İzleyeli bayağı olmuştu, biraz izlemekten zarar gelmez diye düşündüm (eğer izlemediyseniz tavsiye ederim, harika bir belgesel). William Gibson konuştukça benim kafamda bir şeyler aydınlanmaya başladı, belgeselin yarısına gelmeden de eksik parçayı buldum.

* * *

Benim derdim aslında belgeselin başlığındaki cümlede saklı. Tamamen haritasız, yol gösterecek bir şeylerin olmadığı dönemlerde yaşıyoruz. İnsanlığın gelişimi önceki yüzyıllara ve hatta on yıllara göre kat kat hızlandı ve açıkcası ne yapmamız gerektiğinin pek de farkında olduğumuzu zannetmiyorum. Geçmişe kaçıp oradan bir şeyleri aynen kullanmaya çalışmak, kalıplaşmış fikirlerle ve yöntemlerle hareket etmek/düşünmek, tamamen anlamsızca kendini akışa bırakmak beni tatmin etmiyor. Bunu yapanların durumlarını gördükçe de bunlardan birisini tercih etmediğim için seviniyorum.

Ben şu an girdiğimiz bölgeye anlam vermek, buranın bir haritasını çıkartmak ya da bunu yapmaya çalışan başkalarına yardım etmek istiyorum. Tarihten bir şeyleri getirip tekrar kullanmak değil, ihtiyacımız olanı günümüzde yaratmak istiyorum (zaten günümüz dediğimiz şey tarihin düne kadar biriktiği nokta, kaçınılmaz olarak ondan bir şeyler olacak burada da, ileride de. Bkz: hauntology). İhtiyacımız olanın bu olduğunu düşünüyorum, çünkü diğer yolların çoğunlukla bir işe yaramadığını görüyorum. Bu haritayı oluşturabileceğime inandığım iki yol da felsefe ve bilimkurgu, bu alanların beni kendisine çekiyor olma sebebi de bu.

Ancak bu haritayı oluşturmama sebep olan dürtü insanlığı kurtarmak ya da herkese özgürlük vermek gibi bir şey değil. Kalkıp mükemmel bir plan oluşturup herkesi huzura kavuşturacak bir şeyler çıkaracağımı da iddia etmiyorum, aksine böyle bir şeyin neredeyse imkansız olduğuna inanıyorum. Benim derdim tamamen yöntem, benim üretirken kullandığım yöntem bu. Sonucunda ortaya ne çıkacağından, hatta bir şey çıkıp çıkmayacağından emin değilim. Emin olduğum tek şey, ne yaparsam yapayım ortaya bir kalıp çıkartmayacağım.

* * *

Şu anda birkaç gün öncesine kıyasla aklım çok daha net, nöronlar daha verimli çalışmaya başladı. Bunu yazma sebebimse, kendi adıma önemli gördüğüm bir noktayı sizlerle paylaşmaktı. Şu an çok anlamsız görünüyor olabilir ya da kendi kendine zırvalayan birisinin işi gibi duruyor olabilir ama bundan sonra yapacaklarımı üzerine koyunca herkes için daha anlamlı hâle geleceğini düşünüyorum. Gelmese de çok önemli değil, Ahmet’in kendi kendine konuştuğu bir yazı olarak durur arşivde.

SteamOS Linux Camiası İçin Güzel Haber

tile-template1

Valve ekibi ve özellikle Gabe Newell, Linux’un potansiyelinin ve burada yapabileceklerinin net bir şekilde farkında. Steam’e ve Valve oyunlarına Linux desteği vermeleri ve diğer oyun yapımcılarını da bu konuda cesaretlendirmeleri zaten bunu gösteriyordu ancak geçtiğimiz günlerde LinuxCon’da Gabe Newell’ın yaptığı konuşma ve dün duyurdukları SteamOS, bu konuda ne kadar ciddi olduklarını anlamamızı sağladı.

Valve’ın böyle bir işe girişmesini açıkcası mutlulukla karşıladım. Bunun hem kişisel hem de Linux camiası çerçevesinde genel sebepleri var. Kişisel sebep tabii ki oyun oynamayı ve bunu Linux’ta yapmayı isteyen birisi olmam. Steam sayesinde artık bunu yapabiliyorum ve Steam’in verdiği cesaret sayesinde her geçen gün daha fazla oyun Linux desteği vermeye başlıyor. Böyle bir şeye, bir oyuncu olarak sevinmemem mümkün değil.

Linux camiası için neden sevindiğime gelecek olursak. Bir kere şunu baştan kabul edelim, Linux ilgiye ve geliştiriciye aç bir ortam. LinuxCon’da bile bu itiraf edildi ve bu konuda çağrı yapıldı. Linux’un daha fazla ilgiye, daha fazla kullanıcıya ve daha fazla geliştiriciye ihtiyacı var. Bunun yanı sıra Linux camiasının kendisini yenilemeye ve biraz daha güzel ve özel şeylere ilgi göstermeye ihtiyacı var.* Bunun gerçekleşebilmesiyse daha fazla kullanıcının ve daha fazla geliştiricinin gelmesiyle mümkün. Eğer bu olmazsa, Linux camiası bir süre sonra kendi çalıp kendi oynamaya başlayan bir grup insana dönüşecek ve böyle bir şeyin olmasını kimsenin isteyeceğini sanmam.

Bunlar SteamOS ve Valve ekibinin yapmak istediklerini benim için değerli kılan şeyler. Kim ne derse desin, oyuncu kitlesi günümüz desktop dünyasındaki en önemli kitle. Bu kitlenin Linux’a gelmeye başlaması Linux camiasının canlanması ve daha güçlü bir şekilde yoluna devam edebilmesi için gerekli gücü verecektir.

* * *

Elbette birçok kişinin Steam’den şikayetçi olmasına neden olan DRM mevzusu var bir de. Az çok yazdıklarımı ve paylaştıklarımı bilenler DRM’in sonunun gelmesini ne kadar istediğimi biliyorlardır zaten. Söz konusu DRM olduğunda elbette kimseye bir imtiyaz tanınması taraftarı değilim. Ancak DRM konusu basit reflekslerle ya da sadece “Hayır” denilerek çözülebilecek bir mevzu değil, bunun da bilincinde olmak ve buna göre hareket etmek gerekiyor.

DRM zaten gün geçtikçe zayıflayan ve anlamsızlaşan bir sistem. Özellikle son kullanıcı cephesinde DRM’i savunabilecek birilerini bulmak imkansızlaşıyor. Ancak bizim amacımız DRM’i kullananları bu konuda ikna edebilmek ve bundan vazgeçmelerini sağlamak. Bunu basit ve refleks tadında hamlelerle yapmak pek de mümkün değil. DRM’e karşı mücadele ve insanları DRM kullanmama konusunda ikna etme konusunda en başarılı bulduğum insanlardan birisi Cory Doctorow, özellikle Content ve Context kitaplarında bu konuyla ilgili çok önemli şeyler söylüyor. Onun bu konudaki mücadele şeklini açıkcası takdir ediyorum ve örnek almamız gerektiğini düşünüyorum.*

* * *

Linux için önemli bir fırsat var önümüzde ve bunu GNU/Linux ruhuna zarar vermeyecek bir şekilde kullanabilmemiz de mümkün. Keskin çizgiler çekerek birilerini düşman ilan etmektense, akıllıca hareketlerle yanlış yaptığını düşündüklerimizi o yanlıştan döndürebiliriz. Eğer düşmanlaştırma yolunu tercih edecekseniz size diyebileceğim bir şey yok ama bir süre sonra Linux neden hiç gelişmiyor, neden yeni insanlar katılmıyor aramıza diye şikayet ettiğinizi görmeyeyim.

*: Bu konularla ilgili ayrı yazılar yazacağım. Burada konudan sapmamak için atlamak zorunda kaldım.

Yazılım Özgürlüğü Günü 2013

yog_afis1

Özgür yazılımı ve Linux’u ne kadar sevdiğimi ve yayılması için ne kadar çaba gösterdiğimi (kimi zaman adeta bir misyonere dönüştüğümü) blogu takip eden herkes az çok biliyordur. Bu sevgim, Yazılım Özgülüğü Günü’nde daha da artıyor. Yazılım Özgürlüğü Günü (Software Freedom Day), dünyanın hemen her yerinde her yıl Eylül ayının üçüncü cumartesinde, özgür yazılımı daha çok insana tanıtmak için kutlanmakta. Bu yıl Türkiye’de de bir çok yerde kutlanıyor.

İstanbul için bu yılki adresimiz Hackerspace (ayrıca İTÜ’de de bir kutlama olacak tabi). Oldukça güzel geçeceğini düşündüğüm bu günde, ben de ülkemizdeki Windows baskısı ve benim bu baskı konusunda yapmaya çalıştıklarım üzerine (Windows işletim sistemi iadesi) katılanlara bilgi vereceğim. Bu konuda meraklı olanları ve özgür yazılım konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenleri özellikle bekliyoruz.

YÖG 2013 İstanbul etkinliğinin duyurusu ve adres bilgileri

Başka şehirlerdeki YÖG 2013 kutlamaları

[İnternet Notları] Twitter’da Beni Bezdirenler

Sosyal ağlarda büyük bir kısmımızı rahatsız eden, ancak hiç durmadan yapılmaya devam eden bazı hareketler var. Bu konularda herkes şikayetçi olsa da kimse değişmeye yanaşmıyor. Bunun bana göre en önemli sebebi; bu hareketlerin o insanların sadece bu ağlarda değil, hayatlarının her alanlarında yaptıkları şeyler olması. Birçok insan bunları bu ağların hastalıkları olarak görme eğiliminde ama bu bezdirici hareketlere biraz daha dikkatli bakıldığında, aslında hepsinin bu ağların dışında da karşımıza çıktığını göreceksiniz.

Bunu daha iyi görebilmek ve rahatsızlıklarımı da dile getirebilmek adına İnternet Notları’nda bir süre bunlardan bahsetmeye karar verdim. En sık kullandığım site olan Twitter ile başlayıp kullandığım tüm sosyal ağlarda gördüklerimi listelemeye devam edeceğim. Sizin de aklınıza gelenler olursa ya da “Bunu yazmayı unutmuşsun” dedikleriniz varsa yorumlara ekleyin.

Takip Meselesi

Twitter’daki kullanıcılar arasındaki en saçma durumların oluşmasına takip etmek/takip edilmek/takipçi sayısı neden oluyor. Kişisel olarak, Twitter’da gerçekten önem verdiğim ve gerçekten takip edilmesi mümkün sayıda insanı takip etmeyi tercih ediyorum. Bir anlamda önümdeki bilgi akışını kontrol edebileceğim seviyede tutmaya çalışıyorum. Ancak herkes için bu böyle olmuyor.

*‘Takip edeni takip ederim’ciler bu konuda gözüme en anlamsız gelenler. Beni takip eden birisinin gerçekten benim tweet akışıma bir katkıda bulunabileceğinden nasıl emin olabilirim ki? Sırf takipçi sayınızı yüksek tutmak için böyle şeyler yapmak biraz sorunlu.

*Ancak bunun daha kötüsü takipçi toplamak için çakallık yapanlar ve önce sizi takip edip siz onları takip etmeye başladıktan bir süre sonra sizi takip etmeyi bırakanlar. Bu durum insanlarla tanışıp ardından onları arkadaş olduğunuza inandırmanıza ve ardından ortadan kaybolmanıza benziyor. Kime nasıl bir faydası var bilmiyorum ama Twitter’daki en gereksiz eylemlerden birisi bu. Üstelik bunu politikacısından, yazarına, o ‘ciddi’ ve ‘önemli’ zannettiğimiz insanların hesaplarının bile yaptığını görmek o kişiye dair tüm düşüncelerimi değiştiriyor.

*Takip meselesindeki bir diğer durum da hashtagler aracılığıyla takipleşmek. Hashtaglerle genellikle bir ortak nokta belirleniyor ve bu ortak noktaya sahip olan herkes birbirini takip etmeye başlıyor. Ama neden? Sadece bir ortak noktamızın olması seni seveceğim ya da takip etmeye değer bulacağım anlamına gelmiyor ki? Rastgele bir örnek verecek olursam; birisinin bilimkurgu seviyor olması onun bir dingil olmasına engel değil ki? Böyle birisini tweet akışımda görmek istemiyor olmam da gayet doğal. Herkes için de geçerli olacağını düşünüyordum bu durumun ama anladığım kadarıyla pek öyle değil.

*Bir de takipten çıkarıldığı zaman triplere giren insanlar var. Tamam başlarda yazdıklarını önemli buldum ya da senin takip edilebilir birisi olduğunu düşündüm ama bu şu an saçmalıyorsun ve artık yazdıklarını görmek istemiyorum. Takipten çıkıyorsam Twitter’da senin yazdıklarını görmek istemiyorumdur, bu kadar basit. Ama sen de sırf ben takipten çıktım diye beni takip etmeyi bırakıyorsan ne hâlin varsa görebilirsin. Böyle yapan birisi zaten benim yazdıklarıma önem vermiyor demektir ve öyle birisi beni takip etmese de olur. Ayrıca başkaları takipten çıkınca (eğer ikinci maddedeki eylemi yapmamışsa) bunun hakkında söylenip tweet akışını kirletenleri de takip etmeyi bırakıyorum.

*Sizi kimin takip etmeyi bıraktığı neden bu kadar önemli anlamıyorum. Gitmiş işte, gidebilir. Ama illa ki gidip uygulamalara izin verecek, kim olduklarını öğreneceksiniz değil mi? Eğer hesabınız bu kadar değerliyse, kimin takip etmekten vazgeçtiği bu kadar önemliyse neden önünüze gelen her uygulamaya izin verip hesabınızı kaptırmak için çaba gösteriyorsunuz? Lütfen bırakın bunun peşini, sonra sizin izin verdiğiniz uygulamaların gönderdiği spamlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz.

Spamlemek

*Bu konu Twitter’daki tahammülsüzlük yüzünden büyük bir sıkıntı olma yoluna gidiyor ve beni bezdirmenin ötesine çok kısa bir zamanda geçti. Twitter herkes istediklerini söyleyebilsin diye var, sırf sen birisinin görüşünü sevmiyorsun diye onun hesabını kapattırmaya çalışamazsın. Bunu yapıyorsan dingilin önde gidenisin demektir. Ve bu dingillik politik görüşüne de bağlı değil, hangi politik görüş adına yaparsan yap dingilsindir. Eğer gerçekten spam yapan bir hesap değilse bu konuda kampanya başlatanlara saygım yok, net. Ve eğer bir hesap size karşı böyle bir şey başlattıysa bunu çözmenin yolu karşı kampanya yapmak değil, buradaki linkten Twitter’a şikayette bulunmak ve çevrenizdeki insanları da buna yönlendirmek. Ve birileri size ya da birilerine aralıksız küfür ediyor ve başka bir şey yapmıyorsa kullanmanız gereken yol yine burası, spam kampanyası başlatmak değil.

*Sizin spam şikayet özelliğini anlamsızca kullanmanız yüzünden gerçek spam hesaplar hâlâ ortalıkta dolanabiliyor. Ancak dürüst olayım, son zamanlarda biraz daha yaratıcılaşmışlar. Böyle bir tweetle birçok şapşalı ağlarına rahatça düşürebilirler mesela.

@ahmetasabanci hi I saw your ... 2013-09-18 11-39-44

Mentionlar

*Tamam, anlıyorum, yazdığınız tweetlerin birilerine ulaşmasını ve o kişilerin bu bilgiyi yaymasını istiyorsunuz. Ama bu, siz kalkıp bir cümle yazıp kırk kişiyi mention olarak eklediğinizde olmayacak. Böyle tweetlerin içerisinde asıl bilgiyi/linki bulmak bazen imkansızlaşıyor. Bu da yetmezmiş gibi fazlasıyla kötü bir görüntü ortaya çıkıyor. Üstelik alakalı alakasız on kişinin sırf takipçi sayısı çok diye aynı tweette bulunması durumu daha da anlamsız kılıyor. Lütfen bunu yapmayın, lütfen. Arada bana da geliyor böyle tweetler ve gerçekten önemli bir şey varsa o tweette, o tweeti temizlemek için geçirdiğim vakit tam bir işkenceye dönüşüyor.

*Twitter’ın güzel bir özelliği tweet içindeki mention en başta olmazsa tüm takipçilerinizin o tweeti görmesini sağlaması. Bu sayede sohbet içerisinde çıkan önemli bir cümleyi ayrıca tekrar tweetlemek zorunda kalmıyorsunuz. Ancak bazıları bunun suyunu çıkartıyor ve her mentionı bu şekilde gönderiyor. Dediğim gibi gerçekten önemli bir tweetse işe yarar bir özellik ama senin arkadaşınla yaptığın geyikten bana ne?! Onu arkadaşınla yapmaya devam et sen; o insanla yaptığın muhabbetleri merak edersem o kişiyi de takip ederim, bu sayede ikinizi de sürekli görürüm. Kişisel muhabbetlerinizi kişiler arasında bırakın lütfen.

Tweet Yazmak

*Tweet çalmak demek istemiyorum ama böyle adlandırılan saçma bir durum var. Sizin paylaştığınız bir tweeti, birebir kopyalayarak tekrar gönderen insanlar var ortalıkta. Paylaştığınız tweeti retweet etmek gibi bir imkan verilmişken bunu yapmak çok saçma geliyor. Gerçi bu insanlar genellikle o tweetin getireceği interaction ve twitter ününün peşinde oluyorlar, böyle de garip bir durum var. Esprili, komikli tweetlerde bunu biraz anlıyorum ama bir haber linkinde bile yapınca gerçekten beynim duruyor.

*Mobil olarak Twitter’ı kullanıyorsanız biliyorsunuzdur, retweet ile birlikte alıntı seçeneği de çıkıyor karşınıza. Bunun amacı, o tweete bir cevap ya da yorum ekleyerek tekrar paylaşmanız. Ancak birçok insan bunu yukarıdaki eylemi daha kolay yapmak için kullanıyor anladığım kadarıyla. Kimisi yine insaflı davranıp alıntıladığı kişinin nickini bırakırken, kimileri onu da siliyor. Ancak başta ya da sonra unuttukları tırnak işaretlerinin ve Twitter’a yeni gelen mavi çizgilerin onları ele verdiğinden haberleri yok. Birkaç retweet ve favori için gerçekten değmez, yapmayın.

*Mentionlarla tweetlerine ilgi çekmeyi başaramayanlar, daha farklı bir yöntem kullanıyor ve tweetini hashtaglere boğuyor. Eğer gerçekten konuyla alakalı bir hashtag söz konusuysa kabul edilebilir (zaten hashtaglerin amacı bu) ama bir link ve yanına on tane hashtag olunca görmezden gelmeyi ve öyle bir tweet hiç varolmamış gibi davranmayı tercih ediyorum. Çünkü öyle yapanların amacının gerçekten bir şeyler paylaşmak olduğuna inanmıyorum.

*Bir sıkıntı da yazacağınız tweetler üzerinde yaratılan baskı. Yavaş yavaş mahalle baskısı benzeri bir duruma dönüşüyor bu. Eğer çoğunluğun ya da sizi takip edenlerin konuştuğu konuların dışında bir şeyler yazmaya başlarsanız, o konu hakkında Twitter’da konuşmak istemezseniz sizi takip etmeyi bırakmaya başlıyor, hatta sizi eleştirmeye çalışıyorlar. Pardon da, size ne? Belki ben o konuyu burada konuşmak istemiyorum, belki benim için o kadar da vakit harcamaya değmeyecek bir konu. Neden sizin keyfinize göre tweet yazmak zorunda olayım ki?

Kısalar

*Arada bir Activity kısmına bakmanızı tavsiye ederim, takip ettiğiniz insanların neler yaptığını görebiliyorsunuz. Örneğin bir süre önce kendi yazdığı tweetleri favorileyen birisini takip ettiğimi gördüm, anında takibi bıraktım.

*Twitter’da hesabınızı ilk defa görenlere kendinizi tanıtmak için yapılmış bir bio kısmı var. Ancak bazı insanlar öyle şeyler yapıyor ki o kısımda, gerçekten o hesaba bir daha yaklaşmak istemiyorum. İçinde 5 mention, 10 link olan biolar; 160 karaktere sığdırılmaya çalışılan onlarca unvan vs. Başım dönüyor, midem bulanmaya başlıyor. Basit bir tavsiye; bio kısmınızı sade tutmaya çalışın, öylesi hem daha okunur oluyor hem de daha güzel görünüyor.

*Gördüğünüz her linke tıklamayın. Spam amaçlı linklerin geldiği tweetler artık fazlasıyla bariz, 40 metreden tanınabiliyorlar. Ama nasıl oluyorsa sürekli bunlara tıklamayı başarıyor ve DM ve mention ile bunu çevrenize yaymayı başarıyorsunuz. Bu konuda Meren güzel bir yazı yazmıştı zamanında, bir okuyun derim.

Kapanış

Twitter’ı olduğu gibi kullanan, orada kendisine farklı bir karakter yaratmaya veya oradan bir ün kazanmaya çalışmayan birisiyim. Ve aynı şekilde kullanan insanları takip etmekten ve iletişim kurmaktan keyif alıyorum. Böyle olmanın interneti çok daha rahat bir alan hâline getirdiğine inanıyorum. Gerçi yukarıda bahsettiklerimin büyük bir kısmı yine insanların oldukları gibi davranmasından kaynaklanıyor biliyorum ama kendisine bir ün ve karakter yaratma çabasını birilerinde gördüğümde gerçekten tahammül edemiyorum. Başkalarını eleştirip aynısını kendisi yapanlar, yukarıda bahsettiklerimi yapanlar, sırf daha çok ilgi getiriyor diye kendisi olmaktan vazgeçip bir tek konuda konuşmaya başlayanlar benim gözümde pek de takip edilmeye değer insanlar değil açıkcası. Sonuçta sosyalleşmek ve iletişim kurmak için buradayız, onu da kendimiz olarak yapmak en güzeli.

Bundan anonim hesaplara karşı olduğum gibi bir şey çıkartmaya çalışmayın. Anonim hesapların sonuna kadar yanındayım ve anonim hesapların insanların kimi zaman kendileri gibi davranmasını kolaylaştırdığının farkındayım. Kendiniz olmakla kastettiğim karakteriniz, isminiz ya da özel bilgileriniz değil. Aksine onları mümkün olduğunca az paylaşmanızdan yanayım.

Cuma Postası [13.09.2013]

Cuma Postası’nın makaleleri aşağıda. Ancak e-kitaba çevrilmesi mümkün olmayan üç linki de bu postaya eklemek istedim. Bu yüzden önce onlardan bahsedeceğim.

*Birincisi Burak Arıkan’ın “Mülksüzleştirme” isimli çalışması. Oldukça değerli ve önemli bulduğum bir çalışma, herkesin mutlaka bakmasını tavsiye ediyorum. Çalışmayla ilgili çok fazla konuşmaya gerek görmüyorum, sadece kendisinin yaptığı kısa açıklamayı ekleyeceğim buraya:

‘Kentsel dönüşüm’ projelerini yapan şirketlerin diğer yatırımları neler? Bu süreçte devlet kurumları ve özel şirketler arasında halkı mülksüzleştiren ne gibi ortaklıkları kuruluyor? Halkın cebinden çıkan vergilerle toplanan kapital, kamusal mülkün yeniden inşası/işletmesi üzerinden hangi sermaye gruplarına aktarılıyor? 3. Havalimanı, 3. Köprü ve Ilısu Barajı (Hasankeyf) gibi mega projelerin yarattığı ekolojik, ekonomik ve sosyal yıkım hangi medya organları üzerinden sansürlenerek toplumsal hafızadan silinmeye çalışılıyor?

*Ekleyeceğim ikinci link yeni açılan bir site: Türkçe Tipografi Topluluğu‘nun sitesi. Yayına çok yakın bir tarihte başlayan bu site konunun Türkçe konuşan ve çalışan ilgilileri için oldukça önemli, ayrıca benim gibi tamamen estetik bir keyif olarak tipografiyle ilgilenenler için güzel bir alan olacağa benziyor. Sitenin ve topluluğun kurucularından Oğuzhan Öçalan‘ın tasarladığı Tipografik Anatomi posteri de böyle düşünmemin en büyük sebeplerinden birisi.

*Üçüncü link ise bir video. Herkesin planlama ve programlama yapmayı becerememekten şikayet ettiği bir dönemde, bana oldukça işe yarar bir yöntem gibi görünen Bullet Journal hakkında. Her ne kadar telefonumdaki uygulamalarla kendi adıma bu sorunu çözmüş olsam da aranızdan birilerine faydalı olabilir diye düşünerek videoyu ekliyorum aşağıya.

Notlar [12.09.2013]

Şu anda evimizde mahsur kalmış hâldeyiz. Her yerden gelen gaz yüzünden pencere açma şansımız bile yok. Dışarıya yardım için bir şeyler koyup kapıyı açık bıraktık ama bu sokağa birileri gelirse faydası olacak ancak.

Sokakta olmayı isterdik ama sağlık sorunları ve hazırlıksız olma durumu böyle bir şeyi bizim için intihardan farksız kılıyor. Böyle bir durumda çıkmak aynı zamanda insanlara da engel olmamıza neden olacak sonuçta. Hem sokağa çıkıldıktan iki dakika sonra geçirilecek bir astım krizinin kime faydası olabilir ki? Her ne kadar yürüyüş kısmında orada olsam da sonrasında kalmak boşuna olacaktı özetle.

Dediğim gibi evde böyle boktan bir şekilde mahsur kalmak ve elinde küfretmekten ve internette gelen haberleri yaymaktan başka yapacak hiçbir şeyin olmaması insanı yıpratıyor. “Bu kadar boktan bir duruma düşmek için ne yaptık?” diye soruyor insan kendine. “Gerçekten bir şeyler değişecek mi?” diye sorgulamaya başlıyorsun ister istemez. “Bu şekilde bir şeyler düzelir mi ki?” demeye başlıyorsun. Kafan karışmaya başlıyor, her şey anlamsız ve pislik gibi görünmeye başlıyor gözüne. Oradaki insanları düşünüp telaşlanıyor, polisi düşünüp bildiğinin bile farkında olmadığın hakaretler ediyorsun. Yine de o kafa karışıklığı, o umutsuzluk ve öfke geçmiyor.

* * *

Bir kaç kişinin yazdığını görünce hatırladım şu an 12 Eylüle girdiğimizi. Evinde mahsur kalmış biri olarak bunu hatırlamak kafa karışıklığını daha da artırıyor. O zamandan bu zamana gelinen durumu düşünüyorum, 33 yıldır ölenleri ve olanları düşünüyorum, 33 yıldır toplumun hâlini ve bir de şu an içinde bulunduğumuz durumu. Kaçınılmaz olarak karamsarlık ve kafa karışıklığı daha da artıyor.

* * *

Dediğim gibi kafam fazlasıyla karışık ve her geçen gün daha da karışıyor. Bir şeylerin değişebileceğine ya da düzeleceğine olan inancım azalıyor. Bunların bir gün sona erebileceğini düşünmek istiyorum ama kendimi bile inandırmayı beceremiyorum. Zaten ‘devrim inancı’ olan birisi olmayı hiç beceremedim.

Ne olacak, nasıl olacak ya da bir şey olabilecek mi bilmiyorum. Şu an tek düşündüğüm sokaktakiler. Bunu okumaya fırsatları olmayacak biliyorum ama dikkat etsinler kendilerine.

* * *

NOT: Bu yazdıklarımdan istediğiniz anlamı çıkartıp kafanıza göre yorumlayabilirsiniz, umrumda bile değil. Sadece hissettiklerim bunlar, bir yere yazmak istedim ve yazdım.

NOT 2: Bu blogu cepten yazdım, herhangi bir typo vs. varsa affola.

Cuma Postası [06.09.2013]

Bu hafta Cuma Postası tek başlığa odaklı oldu. NSA sızıntıları uzun bir süre gündemde olsa da son sızıntılar fazlasıyla önemli ve dikkat çekilmesi gereken detayları ortaya çıkarttı. Bu konuyla ilgili bir yazı hazırlama niyetim var, ancak o zamana kadar gündemden geri kalmamak için ihtiyacınız olabilecekleri Cuma Postası’nda topladım.

Ayrıca Cuma Postası’na ek olarak aşağıda linkini verdiğim birkaç yazımı da okuyabilirsiniz. Birebir gündemde olan konuya dair olmasa da yakın konulardaki görüşlerimi ve fikirlerimi paylaşmıştım.

 

Dijital Dualizm Nedir?

Futuristika için yazdığım son yazıda dijital dualizm ve ‘gerçek hayat’ fetişi kavramlarını tanıtmaya çalıştım. İkisi de yeni sayılabilecek kavramlar, ancak şimdiden oldukça önemli şeyleri açıklamaya ve tartışmaya yardımcı olabilecek güce sahipler. İlerleyen zamanlarda bu konularda daha detaylı yazılar da yazacak gibi görünüyorum.

Dijital dualizm, bir safsatadan fazlası değil. Hiçbir tutarlılığı ve mantıklı temeli olmadan kurulan bu yapının bir işe yarayabileceğini ya da doğru olabileceğini kabul etmek anlamsız. Tamamen sorunlu ve tutarsız tanımlarla kurulmuş bir dualizm, gördüğümüz üzere sadece sahte bir hiyerarşiye ve sorunlu insan ilişkilerine neden oluyor. Sözüm ona insanları ‘gerçek hayata döndürmeye’ çalışan kahramanlar, insanlar arasındaki ilişkinin bir elitlik ve “hangimiz daha gerçeğiz” yarışmasına dönmesine neden oluyorlar.

Djiital Dualizm ve ‘Gerçek Hayat’ Fetişi | [Futuristika!]