Derrida, Doctor Who ve Affetmek

Bilimkurgu severlerin ve Doctor Who fanlarının bildiği üzere, bu cumartesi (23 Kasım) Doctor Who’nun 50. yıl dönümü ve özel bir bölümle kutlanacak. Ben de bir Doctor Who fanı olarak bu cumartesiyi heyecanla bekleyenlerdenim. Bu özel günün haftasında olmamızı da bahane ederek, uzun bir süredir aklımda dönüp duran bir şeyi sizlerle paylaşmak istedim.

(Bundan sonrası spoiler içermektedir, sonra uyarmadı demeyin.)

Doctor Who’nun tekrar başlayan TV serisinin 3. sezonundaki son 3 bölüm, Master ve Doctor arasında geçen bir öyküye ayrılmıştı. İzlemesi oldukça keyifli olan bu üç bölümlük öyküye dair çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama son bölümü olan “Last of the Time Lords“da dikkatimi çeken ilginç bir şey oldu.

Bölüm boyunca, Doctor ısrarcı bir şekilde Master’la konuşmak ister, ona bir şey söylemek için fırsat kollar. Master ise Doctor’un ne söyleyeceğini bilir ve bundan kaçar. Ancak Doctor fırsatını bulduğu anda Master’ı yakalayıp o cümleyi söyler: “Seni affediyorum”.

Bu bölümü izledikten bir süre sonra Derrida’nın On Cosmopolitanism and Forgiveness kitabına denk geldim ve On Forgiveness bölümünün ana fikrini veren cümleyi okuduktan sonra kafamda tilkiler dönmeye başladı: “Affetmek, affedilemez olanı affetmektir.”

Doctor fanları (Whovianlar) Master’ın nasıl bir karakter olduğunu, neler yaptığını ve Doctor’la aralarındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Bilmeyenler için kısa bir özet yapmam gerekirse, düşman kardeşler gibi olduklarını söyleyebilirim. Doctor evrendeki dengeyi ve özellikle dünyayı korumak için uğraştıkça Master bu dengeyi tamamen keyfi için bozabilen, Dünya’yı ele geçirmenin ya da İkinci Gallifrey yapmanın peşinde olan birisi. Elbette Master’ın neden böyle bir karakter olduğuna dair bir takım efsaneler ve tezler var ama onlar şimdilik çok da önemli değil.

Master, Derrida’nın makalesindeki ‘mortal sin‘i birçok kez gerçekleştirmiş, bir anlamda tam da Derrida’nın gerçekten affedilme için istediği tarzda birisi. Bu noktada Doctor da gerçekten affedebilecek olana dönüşüyor ve bunu gerçekleştiriyor. Çünkü Doctor normalde böyle şeyleri yapan birisini asla affedecek bir karakter değil, yani bu affetme eylemi bir anlamda o istenen çılgınlığı da barındırıyor.

O sahneyi makaleden sonra tekrar izlediğimde, keşke bunu Derrida ile izleyip üzerine konuşabilme imkanım olsaydı dedim. Onun aradığı tam olarak böyle bir şey miydi bilmiyorum ama ben bu sahnede Derrida’nın anlattığı ‘gerçekten affetme’nin canlandırıldığını gördüm. Ve bu sahneyle birlikte Derrida’nın ne kadar haklı olduğunu da anladım. Affetmenin gerçek anlamı ve değeri, en affedilemez denilen şey affedildiğinde ortaya çıkıyor.

* * *

Sanırım Doctor Who’ya dair en sevdiğim şeylerden birisi de bu. Öyle güzel bir öyküye sahip ki; içinde felsefe tartışmalarına dair bir şeyler bulabiliyor, hatta kendisinin yeni felsefi tartışmalar yaratma imkanı sağladığını görüyorsunuz. Doctor Who’nun başarılı bir bilimkurgu eseri olabilmesini de buna bağlıyorum bir yandan. Çünkü biraz daha geniş düşününce, sevdiğim ya da başarılı olmuş birçok bilimkurgu eserinin buna imkan tanıdığını veya bunu yaptığını görüyorum. Belki de sadece bilimkurgu ve felsefeyle çok fazla iç içe olduğum için böyle düşünüyorumdur. Her ne olursa olsun, bu konunun peşini bırakmaya niyetim yok. Hem felsefe hem de bilimkurgu yazan birisi olarak ikisinin çakıştığını gördüğüm her nokta hakkında da yazmaya devam edeceğim.

 PS: Cumartesi akşamı Doctor Who’nun 50. yıl bölümünü kaçırmayın derim, hatta bölümle ilgili yorumlarınızı sonrasında buraya da yazabilirsiniz. Üzerine konuşmuş oluruz.

[Akademik Terörist] Open Access Button

Genellikle akademisyenlerin ya da akademik araştırma yapanların başına sıkça gelen bir durum vardır: Konunuzla alakalı başkaları ne yazmış ya da nasıl tartışmalar olmuş diye internette araştırma yaparken birden ilginizi çeken bir başlık görürsünüz. Tam da aradığınız makale karşınıza çıkmıştır. Ancak makaleyi okumak için linke tıkladığınızda, karşınıza sizden para isteyen bir sistem çıkar ve tüm hayalleriniz suya düşer. Buna “paywalla çarpmak” denilir.

İşin daha acı yanıysa, bu parayı sizden ne o akademisyen istemektedir ne de onun çalıştığı üniversite. O parayı, bu çalışmaları yayınlandıkları başka yerlerden toplayıp bir araya getiren bir şirket istemektedir. Genellikle de aldıkları o paradan üniversitelere ya da akademisyenlere pek bir şey vermemektedirler. Yine de o parayı kendilerine vermenizi isterler. Hatta bu konuda o kadar acımasızlaşırlar ki, Aaron Swartz‘a yaptıkları gibi, “okuyamayacağınız kadar çok” makale indirdiğiniz iddiasıyla size dava açıp hayatınızı zehir edebilirler.

Open Access Button, bu duruma dikkat çekebilmek ve sizi bu paywalllardan kurtarmak için ortaya çıkartılan bir proje. Siteye girip kendinize özel Open Access Button’unuzu alıp tarayıcınıza ekliyorsunuz ve ne zaman bir paywalla çarparsanız, bu butona tıklayarak hem çarptığınız paywallu bildiriyor hem de o makaleye ücretsiz erişmenin bir yolu olup olmadığına bakıyorsunuz. Bu sayede tepkinizi dile getirirken, kendinizi akademiyi sömürmeye çalışan şirketlerin bir kısmından kurtarma şansınız da oluyor.

Proje hakkındaki detaylı bilgiye ve kendinize özel Open Access Button’unuza buradan ulaşmanız mümkün. Bu arada proje sürekli geliştiriliyor ve daha da güzel bir hâle getirilmeye çalışılıyor. Aklınıza bir fikir gelirse ya da bir hata yakalarsanız, sitede verdikleri yollardan veya Twitter’dan çekinmeden bildirin.

[Pazar Müziği] Calle 13 – Multi_Viral

Fırsat buldukça, yeni keşfettiğim veya daha önceleri dinleyip de şimdi hatırlayarak sizlerle paylaşmak istediğim müzikleri bloga ekleyeceğim. Herhangi bir tarz kısıtlaması olmayacak. Eğer burada gördükleriniz size “Bunu seviyorsa, şunu da sevebilir.” gibi bir cümle kurduruyorsa, yorumlarda paylaşın isterim.

Bu şarkıda Calle 13 grubuna Tom Morello (ki en sevdiğim gitaristlerden birisi kendisi), Jullian Assange ve Kamilya Jubran eşlik ediyor. Şarkının Youtube açıklamasına sözlerin İngilizce çevirisini de eklemişler, sözleri merak edenler oraya bakabilir.

Ayrıca Sonudcloud’da ücretsiz indirme linki olsa da .aif formatı birçokları için zorluk olacağından mp3 versiyonunu da buraya yükledim, isteyenler indirebilir.

Son Zamanlarda Olup Bitenler

*Blogu biraz yalnız bıraktığımın farkındayım. Ancak emin olun burayı biraz boşlamama değecek şeylerle uğraşıyorum. Zaten bunlardan bir tanesini geçtiğimiz günlerde yayına aldık. Eğer haberiniz yoksa buradan da bir kez daha duyurayım: Gökçen Öçalan’la (blogda başka yerlerde bahsederken andığım adıyla Gökim) Mesnetsiz isimli bir web sitesi açtık. Mesnetsiz, tamamen bizim yazdığımız kurgu metinler için açılmış bir yer ve o şekilde kalmasını istiyoruz. Siteyi herhangi bir tarzla ya da konseptle sınırlamadık, klavyemizden/kalemimizden ne çıkarsa koyuyoruz. Sitenin kendisi burada, Twitter hesabı burada, Facebook sayfası burada, Tumblr’ı da burada.

*Bunun dışında uğraştığım bir çok şey daha var. Bunlardan birisi daha uzun ömürlü olan bitirme tezim. Estetik üzerine bir tez olacak ancak hâlâ iskeletin tam olarak oturduğunu söyleyemem. Yakın zamanda biraz şekillendirip tezimi yazmaya başlayacağım. Eğer burayı okuyanların (kaç kişisiniz bilmiyorum ama) ilgisini çekeceğini düşünürsem tezle ilgili de bir kategori açıp burada notlar alıp tartışmalar açabiliriz.

*Ayrıca yakında sizlere sunacağım bir başka projem daha var. Uzun zamandır istediğim şeylerden birisini gerçekleştireceğim ve bunu farklı bir yolla yapacağım. Şu an çok fazla detay vermiyorum ama yakın zamanda haberleri sızdırmaya başlayacağım.

*Fareler Oyunda, katkıda bulunmaktan büyük bir zevk aldığım e-dergilerden birisi. Şimdi derginin yanı sıra geekyapar.com’da bir kanalı da var. Faux Play isimli bu bölüm, dergiye kıyasla biraz daha sık güncellenen bir alan olacak gibi görünüyor. Ben de ilk oluşturdukları dosyaya mitoloji ve oyun konusunda bir yazımla katkıda bulundum. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

*Şu an aklıma gelen son duyuru da önümüzdeki aylarda vereceğim bir dersle ilgili. Pangea Kültür, Yeni Medya Dersliği ve Atölyesi başlığıyla 5 Kasımda dersler vermeye başladı. İki dönem hâlinde yapacakları bu derslerin Şubat 2014’te başlayacak olan ikinci döneminde “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” dersini ben vereceğim. Şu an kesin tarihi belli değil ancak kesinleştikten sonra yine burada duyuracağım. Facebook’ta açtıkları etkinlik sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

İsteğim birçok şey olup biterken blogu da aktif tutabilmek ama çoğu zaman olmuyor maalesef. Yine de burası daima canlı ve güncel olacak, bundan emin olabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar.

[Okundu] Turing’in Hezeyanı

turing-in-hezeyani

Edmundo Paz Soldan’ın Turing’in Hezeyanı kitabı konusu itibarıyla oldukça ilgimi çekmişti. Kitabın ilk baskısı 2012’de yapılmış ancak çok da önemsenmemiş olacak ki ben bu yaz duydum kendisini. Politik bir spekülatif kurgu olarak tanımlayabileceğimiz roman, yakın gelecekteki Bolivya’da geçiyor ve merkezine küreselleşme karşıtı hareketi, hackerları ve devletin kriptoanalistlerini alıyor. Fikir fazlasıyla cezbedici ancak okumaya başladığınızda iş değişiyor.

Kitabın eksilerine geçmeden önce artılarından biraz bahsedeyim. Dediğim gibi kitap için seçilen fikir çok iyi, karakterlerin kurgusu da başarılı sayılacak seviyede. Öyküyü anlatmak için seçilen karakterler ve onların yerleştirilme şeklini beğendim. Romana birçok ince detay ve oyun yerleştirilmiş olması da kesinlikle okunurluğu arttıran şeylerden birisi olmuş. Ancak romandaki eksiler tüm bunları yutuyor ve sizi okunması zor bir metinle başbaşa bırakıyor.

Romandaki ilk büyük eksi anlatım şekli. Her ne kadar her bölümde farklı bir karakterin gözünden öyküye devam etme fikrini seven birisi olsam da (Cory Doctorow For The Win kitabında bunu oldukça güzel bir şekilde gerçekleştiriyor örneğin), Turing’in Hezeyanı’nda bu büyük bir sıkıntıya neden olmuş. Sürekli şimdiki zaman kipinde anlatmaya çalışıp başaramaması, her bölümde anlatıcı karakterin değişmesi ve üzerine bölüm içlerinde anlatıcının kim olduğunu anlayamadığınız paragrafların olması hikayenin takibini fazlasıyla zorlaştırıyor. İspanyolca bilmediğim için burada çevirmenin etkisi ne kadar bilemiyorum ama kimi yerlerde gerçekten çevirinin buna sebep olduğunu hissettim.

Her ne kadar anlatımla ilgili konularda çevirmenin etkisini bilemiyor olsam da kitabın başka yerlerinde çeviri ve editöryal kısımla ilgili olduğu kesin bir şekilde ortada olan sorunlar vardı. Bunlardan en basiti sayfa 141’de karşıma çıktı. Dördüncü paragrafta Cheritos diye bir şeyin ismi geçiyor. Kaba boşaltılıp yenilen bir şey olduğunu ve Amerikan markası olduğu söylenince bunun mısır gevreği Cheerios olduğunu ve yanlış yazıldığını düşündüm. Ancak sayfa 144’ün üçüncü paragrafında anlıyoruz ki kaba boşaltılanlar Cheetos’muş. Burada da satılan ve hemen herkesin bildiği bir markanın yanlış yazımının gözden kaçması üzücü. Bunun yanı sıra kelime seçimlerinde ve cümlelerin kurulma şekillerinde birçok hata var. Çevirmen yazarın dilini korumak istemiş olabilir, ki bu güzel bir şey, ancak bunu yaparken birçok paragrafta anlatımın Türkçede takip edilemez ya da katlanılamaz hâle gelmesine neden olmuş maalesef.

Kitapta beni en çok rahatsız eden çeviri sorunları kriptografiyle ilgili kısımlardaydı. Kriptografiyi konu alan ya da bu tarz oyunları barındıran kitapları çevirirken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi o oyunların çevrildikleri dilde de hatasız olabilmesini ve okuyucuya onlarla uğraşabilme imkanının verilmesidir. Çünkü bu tarz kitapları ilgiyle okuyan insanlar bu tarz oyunları sever ve yazarın onlara bir oyun sunduğunu bilirler. Hatta kimi yazarlar kasıtlı olarak bu oyunları zor ya da ufak bir hata barındıran şekilde yaparlar ki okuyucuya daha farklı bir deneyim yaşatma şansları olsun. Ancak çevirmen bu konuda umursamaz olunca sonuç pek de hoş olmuyor.

Buradaki sıkıntıyı daha iyi anlatabilmek için sayfa 18-19’daki örneği inceleyeceğim burada.

Örnekte verilen şifre: FXJXNRTYNJRJXPFXQFRTXQFRHMFIFXIJXFRLWJ

38 karakterlik bu şifrenin en eski şifreleme yöntemlerinden birisinin çeşitlemesi olduğunu ve her harfin sağa doğru beş defa kaydırılmasıyla oluşturulduğunu söylüyor karakterimiz. Şifrenin çözülmüş hâlinin de,

Katilellerinkanabulanmış

olduğunu. 38 karakterlik bir şifrede, tüm karakterler şifrenin parçasıyken nasıl 24 karakterlik bir sonuç çıktığı kısmıysa muamma. Burada çevirmenin yapabileceği iki şey var. İlk ve basit yol; şifrenin çözülmüş hâli olarak İspanyolcasını yazıp dipnotla Türkçesini vermek, ki kitabın bazı yerlerinde dipnot kullanıldığı için bu hiç sıkıntı olmazdı. İkincisiyse kitaptaki kurala uygun bir şekilde şifrenin Türkçe hâlini yaratmaktı. O zaman da şifre kısmı yerine “ÖEZNPIPPIÜNSÖESEFAPESRMY” yazılacaktı. Bu arada merak edenler için, bu şifreyi elle yarattım ve beş dakikadan kısa sürdü.

Buna benzer bir hata da sayfa 87’de var. Zekice bir şifreleme yönteminden bahsediliyor yine burada da, ancak çevirinin dikkatsizliği yüzünden matematik bir hata ortaya çıkıyor ve yine tüm oyun anlamsızlaşıyor. Kitabın içerisinde geçen tüm kriptografi oyunları için de aynı durum geçerli.

Biliyorum bazıları bunların önemsiz ve anlamsız detaylar olduğunu düşünüyor ama benim için bunlar çevirmenin elindeki esere ne kadar önem verdiğinin, yazara ve okura ne kadar saygı duyduğunun birer göstergesi. Çeviri zorlu bir iş, ancak zor olması bunu hakkıyla yapmamak ve okuyucuya acı çektirmek için bir bahane değil. Tabii suç sadece çeviride değil, bunlar editörün de gözünden kaçmaması gereken şeyler. Tabii dediğim gibi gerçekten okuru önemsiyorlarsa.

* * *

Kitabın kendisi her ne kadar güzel bir fikri işliyor olsa da, hem anlatım sıkıntıları yüzünden hem de çevirinin uzaklaştırıcı etkisi yüzünden pek de keyif alınamayacak bir esere dönüşmüş. Kitabın İspanyolcası on yıl önce, çevirisi de geçen sene çıktı ancak gündemle birlikte tekrar anılan kitaplardan birisi. Oldukça cezbedici görünüyor uzaktan bakınca, ancak içeride durum böyle. Haberiniz olsun.

Cuma Postası [18.10.2013]

Yaklaşık bir aylık bir aradan sonra Cuma Postası kaldığı yerden devam ediyor. Bu ara sebebiyle sadece geçtiğimiz haftada okuduklarımla kendimi sınırlandırmadım ve önceki haftalarda kenara ayırdığım birkaç linki de ekledim. Umuyorum ki bundan sonra uzunca bir süre düzenli olarak yayınlamaya devam edeceğim Cuma Postasını.

Notlar [17.10.2013]

BWK7D4cCIAEfGfY

*Son zamanlarda blogu biraz pasif bıraktığımın farkındayım. Bitirme tezi çalışmaları, haftanın üç günü okulda olmak zorunda kalmam, bir süredir beklemede olan projeleri artık harekete geçirmeye başlamamız ve birtakım başka şeylerle uğraşıyor olmam bunun en büyük sebepleri. Çok yakında önce yeni projeleri aktif hâle getireceğiz, ardından da blogun temposunu arttıracağım. O zamana kadar böyle ufak şeylere fırsat bulabiliyorum ancak.

*Yukarıdaki meme, az yazmamın dolaylı sebeplerinden birisiyle alakalı. Son zamanlarda sıkça kendimi o tepkiyi ve şu tepkiyi verirken buluyorum. Sanırım son zamanlarda bazı şeylere olan tahammülüm azaldı ve galiba bu benim için iyiye işaret.

*Bayram konusunda öyle uzun uzadıya bir şeyler yazma ihtiyacı görmüyorum, neresinden tutsan elinde kalan bir şey. Ama değinmek istediğim ufak bir nokta var, bayrama dair gerçekten nefret ettiğim. İnsanların normalde sizi hiç umursamayıp yaşadığınızdan bile haberleri yokmuş gibi davrandıktan sonra bayram zamanı sizin onların bayramını kutlamanızı beklemesi ya da sizi arayıp “hayırsız” benzeri sıfatlar kullanması acayip mide bulandırıcı bir şey. Zaten inancı olmayan, ancak önem verdiğim insanların önem verdikleri şeylere saygı duymam gerektiğini düşünen birisiyim. Ama bu bahsettiğim örnekteki durumlar gerçekten sinir bozucu oluyor ve tahammül edemiyorum. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.

*Neyse bugünlük benden bu kadar. Size bir darkstep bırakıp yarına kadar kayboluyorum. Evet, umarım bu hafta Cuma Postası gelecek ve bundan sonra düzenli olarak devam edecek.

Yaşam Tarzına Müdahalenin Tedavisi

Korkmaktan bir vazgeçseniz, bir üzerinizden atsanız o tedirginliği her şey çok güzel olacak emin olun. Şu an karşımızdaki birçok sorunun, yanlış giden birçok şeyin sebebi bu hastalık. O kadar alışmışsınız ki korkuya ve korkmaya, asıl sorunun onun içinde saklı olduğunu göremiyorsunuz.

Yaşam tarzına müdahale konusunu ele alalım mesela. Hüseyin Çelik örneği en tazesi. Çelik sırf birisinin dekoltesinden şikayet ettiği için o kişi işsiz kalabiliyorsa bunun adı yaşam tarzına müdahale değil, korkunun hayatınızı yönlendirmesidir. Siz korktuğunuz için tüm bunlar olabiliyor. Birilerinin onayına muhtaç olduğunuz için, birileriyle zıt düşmek istemediğiniz için, yalnız kalmak istemediğiniz için bunlar oluyor. Ve sadece iktidar tarafından yapıldığını düşünmeyin sakın bunun; her yerde var, hayatınızın her köşesinde, kurduğunuz her ilişkide. Sırf bu korkunuzu yenemediğiniz için tüm bunlar başınıza geliyor. Para için, saygı için, arkadaş için; tüm bunlarsız kalma ihtimalinizden korktuğunuz için böyle rahat müdahale edilebilir hayatlar yaşıyorsunuz.

Bu korkuyu besleyen çok şey var. İktidarın müdahalesini istemeyenlerin kendi aralarındaki müdahaleleri, siz kendiniz olmak için ayağa kalktığınızda yanınızda zannetikleriniz tarafından tek başınıza bırakılabilme ihtimaliniz (ki çok örneği var bunun), aslında herkesin bu korkuyu içten içe yaşadığını ve buna göre hayatını şekillendirdiğini biliyor olmanız vs.

Oysabu korkudan kurtulmayı başarabilseniz böyle bir müdahaleye imkan kalmayacak. Siz birilerinin hakkınızda söyledikleriyle ilgili bu kadar düşünmeseniz, gerçekten yapmak istediğinizde inat edebilseniz ve bunu yapacak cesareti olan insanlara müdahale edecek yol aramaktansa gerçekten o insanlara destek olabilseniz her şey çok daha iyi olacak. Ama yapamıyorsunuz, yapabileceğinizi de pek zannetmiyorum. Çünkü sizin derdiniz tamamen müdahalesiz bir hayat yaşamak değil, sadece istemediğiniz tarzda müdahalelerden kurtulmak. Korkunun sadece siz kullanmak istiyorsunuz, başkalarının elindeyken de tahammül edemiyorsunuz. Eğer böyle olmasaydı, çoktan bir aşama kaydetmeye başlamıştık.

Hayatınıza müdahaleden kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman korkmaktan vazgeçin ve başka insanlara da bu korkudan kurtulmaları için yardım edin. Birilerinin rahatsızlığının gerçeğin üstünü örtmesine yardım ediyorsanız, siz de suçlusunuzdur. Ne yorum yaptıklarını ve yapacaklarını boşverin, birilerinin sizi beğenmemesi ya da dekoltenizden rahatsız olması onların problemidir. Ve siz bu rahatsızlığın üzerine gitmezseniz, ilk sözlerinde korkunuzun esiri olursanız asla tedavi olamazlar. Birileri sizden rahatsız oluyorsa; bu sizin kendinizi saklamanıza değil, daha cesur bir şekilde kendiniz olmaya devam etmenize neden olmalıdır.

Tedavinin başka yolu yok, üzgünüm.