[Pazar Müziği] Basscharmer – We Don’t Go To Ravenholm

Basscharmer (Sabri E. Sabancı) yeni EP’si ‘P is for Pluto’yu bugün yayınladı. Benim EP’deki favorilerimden birisi olan ‘We Don’t Go To Ravenholm’ da bu pazarın müziği oldu. EP’nin tamamını playerdaki linkten ya da buradan albümün sayfasına giderek dinleyebilirsiniz. Beğenirseniz Bandcamp üzerinden DRM-free olarak satın almanızı da tavsiye ederim.

* * *

Basscharmer‘s new EP ‘P is for Pluto’ goes online today. Because of this, one of my favourite songs from EP, ‘We Don’t Go To Ravenholm’ became the song of this sunday. You can listen all songs from EP here. If you like it, you can buy it from there too.

Neden Artık Bimeks’ten Hiçbir Şey Almayacağız

Teknik olarak bir mağazanın amacı müşterilerine mümkün olan en iyi hizmeti vermek ve müşteri herhangi bir sorun yaşarsa bunu olabilecek en hızlı şekilde çözmektir. Yani yaptığı işi hakkıyla gerçekleştirmektir. Ancak bazen öyle şeyler başımıza geliyor ki, mağazaların asıl amaçlarının müşterilerin acı çekmesini ve kendilerinden asla alışveriş yapmamalarını sağlamak olduğunu düşünmeye başlıyorum. Mesela Bimeks’in asıl amacının artık bu olduğundan neredeyse eminim.

* * *

Bimeks, uzun zamandır alışveriş yaptığımız bir mağazaydı. Fiyat olsun, aldıklarımızın sağlamlığı olsun hiçbir sorun yaşamamıştık ve bu yüzden de iyi bir hizmet verdiklerini düşünüyorduk. Ancak ne zaman bir sorun yaşadık, bir anda her şey tersine döndü.

Bimeks; her alışverişinizde, o alışverişin bir miktarını hediye çeki olarak size iade ediyor. Biz de iki ay önce Metrocity’deki şubelerine giderek, bu çeklerden birisini kullanarak bir kahve makinası aldık kendilerinden. Ancak makinada bir üretim hatası olduğu için iade etmek zorunda kaldık. İadeyi sorunsuz olarak aldılar ve bize bedelini hediye çeki olarak verdiklerini söylediler. İşte her şey burada tersine dönmeye başladı.

Önce telefona gelmesi gereken mesajların hiç birisi gelmedi. İki ayrı hediye çekine bölünmüş olarak iadeyi gerçekleştirecekleri için iki mesaj, yani iki kod, gelmesi gerekiyordu. Ancak bunlardan bize ulaşan olmadı, ki yaz başında yaptığımız telefon alışverişinde çekler biz ödemeyi yapar yapmaz gelmişti. Bunun üzerine müşteri hizmetleriyle telefon görüşmeleri yaptık ama tahmin edeceğiniz üzere her biri ayrı bir azaptı. Telefondakiler sorunumun ne olduğunu anlamakta zorlanıyorlardı, anladığım kadarıyla senkronize bir şikayet kayıt sistemleri olmadığı için her telefonda sıkıntımı tekrar anlatmak zorunda kalıyordum. Tüm bu çabalarım ve en azından 5 telefon görüşmemin sonunda (tam sayı muhtemelen daha fazla ama unuttum) kodlardan sadece düşük meblağda olanı edinebildik. Telefondakiler başka bir hediye çekimizin olmadığını iddia ediyorlardı. Ancak benim elimdeki iade faturası bunun tam tersini söylüyordu.

Bunun üzerine Metrocity’deki şubeye gittim. Orada Müşteri Hizmetleri’ndeki arkadaş, iadeyi alandan farklı birisiydi, iadeyi alan kişinin benim telefon numaramı sisteme girmediğini ve bu yüzden mesajların gelmediğini söyledi. (Bana net bir şekilde bunun diğer arkadaşın hatası olduğunu söyledi.) Telefon numaramı verdim ve kısa bir süre içerisinde mesajların geleceğini söyledi. Bir süre orada bekledim, en azından sorun çözülürse teşekkür ederim diye ancak gelen herhangi bir mesaj olmadı. Bunun üzerine kendisine bilgi verdim ve ayrıldım. Bana muhtemelen gün içinde geleceğini söyledi. Herhangi bir mesaj o gün gelmedi ama akşama doğru Bimeks Müşteri Hizmetleri beni arayıp zaten bana verdikleri düşük meblağdaki hediye kodunu tekrar verdi. Neden aynı kodu tekrar verdiklerini sorduğumdaysa iki çekin birleştirildiği gibi bir şey söylediler. Ben de herhalde yalan değildir diyerek güvendim.

Bugün bari çekimizi kullanalım diyerek gittik tekrar Metrocity şubesine. Öncesinde işimizi sağlama alıp gerçekten çeklerimizin durumu söylendiği gibi mi diye soralım istedik. Tekrar Müşteri Hizmetlerine gittik ve yine aynı çalışanla konuştuk. Ancak sorduğumuzda, durumun en baştaki hâlimizden farksız olduğunu ve hâlâ çekin asıl kısmının pasif hâlde olduğunu söyledi. Bunun üzerine merkeze bir mail attı ve tahminen 10-15 dakika içerisinde cevap alıp sorunu çözebileceğini söyledi. Biz yine insaflı davranıp 25 dakika sonra yanına gittik ama hâlâ merkez kendisine cevap yazmamıştı. Bunun üzerine tekrar bir mail attı. Biz de biraz daha oyalandık ve tekrar yanına uğradık. Ancak bu sefer kendisinden bir de azar işittik. Biz durumla ilgili ve bize daha önce söyledikleriyle ilgili bir şeyler sorunca ters bir şekilde “Bu ilk defa olan bir şey”, “Sistemden kaynaklı bir hata, bizimle hiçbir alakası yok” gibi cevaplar verdi. Dikkatinizi çekerim, aynı arkadaş daha önce diğer çalışanın hatası olduğunu net bir şekilde söylemişti. Biz durumla ilgili kendisine soru sormak isterken bize agresif bir tavırla cevap vermeye kalkışınca, daha kötü şeyler meydana gelmeden oradan ayrılmayı tercih ettik.

Ayrıca sonrasında Twitter’dan yazdığımız hiçbir şeye de cevap vermeye tenezzül etmediler.

* * *

Sonuç olarak Bimeks’ten aldığımız bir hatalı kahve makinası bize biz saatten fazla telefon konuşması, iki kez Kadıköy-Levent arası yolculuk, bol miktarda gerginlik ve alınamamış bir iade çekine/ücretine mâl oldu. İademizi gerçekleştireli iki ay oldu ve biz hâlâ o iadeyi alabilmeye uğraşıyoruz.

Bunu yazmamın sebebiyse Bimeks konusunda en azından çevremdeki insanları uyarmak. Daha önce içimiz rahat bir şekilde alışveriş yapıyorduk oradan ve birçok şey de aldık; ancak ne zaman bir sıkıntı oldu, o zaman aslında Bimeks’in müşteri ilişkilerinin nasıl olduğunu öğrendik. Bu yüzden size tavsiyem Bimeks’ten alışveriş yapmadan önce iki kez düşünün.

Mağazalara ve özellikle Bimeks’e; müşteriye sadece size para verene kadar iyi davranmak sizin için kârlı görünüyor olabilir ama böyle şeyler yaptıkça birçok insanı bir daha kapınızdan içeri adım atmamaya yemin ettiriyorsunuz.

Notlar [25.11.2013]

Sunuma Başlamadan Hemen Önce

*
Dün Ankara’da yaptığım “Sosyal Medya, Farkındalık, Etkin Olma” atölyesi çok güzel geçti. Oldukça verimli ve keyifli bir gün olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar fazlasıyla yorucu olsa ve şu an her yanımdan yorgunluk fışkırıyor olsa da kesinlikle değdi buna.

Fotoğrafta gördüğünüz sunumu ve atölyenin video kaydını da hazır oldukları an buradan paylaşacağım. Ayrıca atölye boyunca bahsettiğim programlar ve araçlarla ilgili de ufak bir broşür hazırlayıp internetten dağıtacağım. Bu sayede atölyede yaptıklarımızdan herkes faydalanabilecek.

*Blogda hazırlamayı çok sevdiğim ancak vakit darlığı vb. sebeplerden dolayı son zamanlarda hiç fırsat bulamadığım Cuma Postası serisiyle ilgili sonunda işe yarayacağını düşündüğüm bir çözüm buldum. RSS takip etmek için kullandığım Newsblur, üyelerine blurblog adında bir bölüm sağlıyor. Blurblog, feedlerde okuyup beğendiğim linkleri anlık olarak paylaşabildiğim bir blog. Orayı bundan sonra Cuma Postası olarak kullanacağım ve bu sayede asla aksaması gibi bir durum olmayacak. Blogun kendisine (yani Cuma Postası’na) direkt olarak bu linkten ulaşabileceğiniz gibi, sitenin sağ tarafındaki widget sayesinde en yeni postaları da görebilirsiniz.

*TeknoDonanım, benimle kullandığım teknolojik aletler ve uygulamalar üzerine yaptıkları röportajı geçtiğimiz günlerde yayınladı. Ancak röportaj Temmuz başı gibi yapıldığı için biraz eskidi ve orada yazanların bir kısmı değişti. Temmuz başındaki Ahmet’in nasıl çalıştığını merak ediyorsanız röportaja bakabilirsiniz. Güncel durumu merak edenler için röportajın daha güncel hâli sayılabilecek bir blog postunu yakında hazırlayıp yayınlayacağım.

Derrida, Doctor Who ve Affetmek

Bilimkurgu severlerin ve Doctor Who fanlarının bildiği üzere, bu cumartesi (23 Kasım) Doctor Who’nun 50. yıl dönümü ve özel bir bölümle kutlanacak. Ben de bir Doctor Who fanı olarak bu cumartesiyi heyecanla bekleyenlerdenim. Bu özel günün haftasında olmamızı da bahane ederek, uzun bir süredir aklımda dönüp duran bir şeyi sizlerle paylaşmak istedim.

(Bundan sonrası spoiler içermektedir, sonra uyarmadı demeyin.)

Doctor Who’nun tekrar başlayan TV serisinin 3. sezonundaki son 3 bölüm, Master ve Doctor arasında geçen bir öyküye ayrılmıştı. İzlemesi oldukça keyifli olan bu üç bölümlük öyküye dair çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama son bölümü olan “Last of the Time Lords“da dikkatimi çeken ilginç bir şey oldu.

Bölüm boyunca, Doctor ısrarcı bir şekilde Master’la konuşmak ister, ona bir şey söylemek için fırsat kollar. Master ise Doctor’un ne söyleyeceğini bilir ve bundan kaçar. Ancak Doctor fırsatını bulduğu anda Master’ı yakalayıp o cümleyi söyler: “Seni affediyorum”.

Bu bölümü izledikten bir süre sonra Derrida’nın On Cosmopolitanism and Forgiveness kitabına denk geldim ve On Forgiveness bölümünün ana fikrini veren cümleyi okuduktan sonra kafamda tilkiler dönmeye başladı: “Affetmek, affedilemez olanı affetmektir.”

Doctor fanları (Whovianlar) Master’ın nasıl bir karakter olduğunu, neler yaptığını ve Doctor’la aralarındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Bilmeyenler için kısa bir özet yapmam gerekirse, düşman kardeşler gibi olduklarını söyleyebilirim. Doctor evrendeki dengeyi ve özellikle dünyayı korumak için uğraştıkça Master bu dengeyi tamamen keyfi için bozabilen, Dünya’yı ele geçirmenin ya da İkinci Gallifrey yapmanın peşinde olan birisi. Elbette Master’ın neden böyle bir karakter olduğuna dair bir takım efsaneler ve tezler var ama onlar şimdilik çok da önemli değil.

Master, Derrida’nın makalesindeki ‘mortal sin‘i birçok kez gerçekleştirmiş, bir anlamda tam da Derrida’nın gerçekten affedilme için istediği tarzda birisi. Bu noktada Doctor da gerçekten affedebilecek olana dönüşüyor ve bunu gerçekleştiriyor. Çünkü Doctor normalde böyle şeyleri yapan birisini asla affedecek bir karakter değil, yani bu affetme eylemi bir anlamda o istenen çılgınlığı da barındırıyor.

O sahneyi makaleden sonra tekrar izlediğimde, keşke bunu Derrida ile izleyip üzerine konuşabilme imkanım olsaydı dedim. Onun aradığı tam olarak böyle bir şey miydi bilmiyorum ama ben bu sahnede Derrida’nın anlattığı ‘gerçekten affetme’nin canlandırıldığını gördüm. Ve bu sahneyle birlikte Derrida’nın ne kadar haklı olduğunu da anladım. Affetmenin gerçek anlamı ve değeri, en affedilemez denilen şey affedildiğinde ortaya çıkıyor.

* * *

Sanırım Doctor Who’ya dair en sevdiğim şeylerden birisi de bu. Öyle güzel bir öyküye sahip ki; içinde felsefe tartışmalarına dair bir şeyler bulabiliyor, hatta kendisinin yeni felsefi tartışmalar yaratma imkanı sağladığını görüyorsunuz. Doctor Who’nun başarılı bir bilimkurgu eseri olabilmesini de buna bağlıyorum bir yandan. Çünkü biraz daha geniş düşününce, sevdiğim ya da başarılı olmuş birçok bilimkurgu eserinin buna imkan tanıdığını veya bunu yaptığını görüyorum. Belki de sadece bilimkurgu ve felsefeyle çok fazla iç içe olduğum için böyle düşünüyorumdur. Her ne olursa olsun, bu konunun peşini bırakmaya niyetim yok. Hem felsefe hem de bilimkurgu yazan birisi olarak ikisinin çakıştığını gördüğüm her nokta hakkında da yazmaya devam edeceğim.

 PS: Cumartesi akşamı Doctor Who’nun 50. yıl bölümünü kaçırmayın derim, hatta bölümle ilgili yorumlarınızı sonrasında buraya da yazabilirsiniz. Üzerine konuşmuş oluruz.

[Akademik Terörist] Open Access Button

Genellikle akademisyenlerin ya da akademik araştırma yapanların başına sıkça gelen bir durum vardır: Konunuzla alakalı başkaları ne yazmış ya da nasıl tartışmalar olmuş diye internette araştırma yaparken birden ilginizi çeken bir başlık görürsünüz. Tam da aradığınız makale karşınıza çıkmıştır. Ancak makaleyi okumak için linke tıkladığınızda, karşınıza sizden para isteyen bir sistem çıkar ve tüm hayalleriniz suya düşer. Buna “paywalla çarpmak” denilir.

İşin daha acı yanıysa, bu parayı sizden ne o akademisyen istemektedir ne de onun çalıştığı üniversite. O parayı, bu çalışmaları yayınlandıkları başka yerlerden toplayıp bir araya getiren bir şirket istemektedir. Genellikle de aldıkları o paradan üniversitelere ya da akademisyenlere pek bir şey vermemektedirler. Yine de o parayı kendilerine vermenizi isterler. Hatta bu konuda o kadar acımasızlaşırlar ki, Aaron Swartz‘a yaptıkları gibi, “okuyamayacağınız kadar çok” makale indirdiğiniz iddiasıyla size dava açıp hayatınızı zehir edebilirler.

Open Access Button, bu duruma dikkat çekebilmek ve sizi bu paywalllardan kurtarmak için ortaya çıkartılan bir proje. Siteye girip kendinize özel Open Access Button’unuzu alıp tarayıcınıza ekliyorsunuz ve ne zaman bir paywalla çarparsanız, bu butona tıklayarak hem çarptığınız paywallu bildiriyor hem de o makaleye ücretsiz erişmenin bir yolu olup olmadığına bakıyorsunuz. Bu sayede tepkinizi dile getirirken, kendinizi akademiyi sömürmeye çalışan şirketlerin bir kısmından kurtarma şansınız da oluyor.

Proje hakkındaki detaylı bilgiye ve kendinize özel Open Access Button’unuza buradan ulaşmanız mümkün. Bu arada proje sürekli geliştiriliyor ve daha da güzel bir hâle getirilmeye çalışılıyor. Aklınıza bir fikir gelirse ya da bir hata yakalarsanız, sitede verdikleri yollardan veya Twitter’dan çekinmeden bildirin.

[Pazar Müziği] Calle 13 – Multi_Viral

Fırsat buldukça, yeni keşfettiğim veya daha önceleri dinleyip de şimdi hatırlayarak sizlerle paylaşmak istediğim müzikleri bloga ekleyeceğim. Herhangi bir tarz kısıtlaması olmayacak. Eğer burada gördükleriniz size “Bunu seviyorsa, şunu da sevebilir.” gibi bir cümle kurduruyorsa, yorumlarda paylaşın isterim.

Bu şarkıda Calle 13 grubuna Tom Morello (ki en sevdiğim gitaristlerden birisi kendisi), Jullian Assange ve Kamilya Jubran eşlik ediyor. Şarkının Youtube açıklamasına sözlerin İngilizce çevirisini de eklemişler, sözleri merak edenler oraya bakabilir.

Ayrıca Sonudcloud’da ücretsiz indirme linki olsa da .aif formatı birçokları için zorluk olacağından mp3 versiyonunu da buraya yükledim, isteyenler indirebilir.

Son Zamanlarda Olup Bitenler

*Blogu biraz yalnız bıraktığımın farkındayım. Ancak emin olun burayı biraz boşlamama değecek şeylerle uğraşıyorum. Zaten bunlardan bir tanesini geçtiğimiz günlerde yayına aldık. Eğer haberiniz yoksa buradan da bir kez daha duyurayım: Gökçen Öçalan’la (blogda başka yerlerde bahsederken andığım adıyla Gökim) Mesnetsiz isimli bir web sitesi açtık. Mesnetsiz, tamamen bizim yazdığımız kurgu metinler için açılmış bir yer ve o şekilde kalmasını istiyoruz. Siteyi herhangi bir tarzla ya da konseptle sınırlamadık, klavyemizden/kalemimizden ne çıkarsa koyuyoruz. Sitenin kendisi burada, Twitter hesabı burada, Facebook sayfası burada, Tumblr’ı da burada.

*Bunun dışında uğraştığım bir çok şey daha var. Bunlardan birisi daha uzun ömürlü olan bitirme tezim. Estetik üzerine bir tez olacak ancak hâlâ iskeletin tam olarak oturduğunu söyleyemem. Yakın zamanda biraz şekillendirip tezimi yazmaya başlayacağım. Eğer burayı okuyanların (kaç kişisiniz bilmiyorum ama) ilgisini çekeceğini düşünürsem tezle ilgili de bir kategori açıp burada notlar alıp tartışmalar açabiliriz.

*Ayrıca yakında sizlere sunacağım bir başka projem daha var. Uzun zamandır istediğim şeylerden birisini gerçekleştireceğim ve bunu farklı bir yolla yapacağım. Şu an çok fazla detay vermiyorum ama yakın zamanda haberleri sızdırmaya başlayacağım.

*Fareler Oyunda, katkıda bulunmaktan büyük bir zevk aldığım e-dergilerden birisi. Şimdi derginin yanı sıra geekyapar.com’da bir kanalı da var. Faux Play isimli bu bölüm, dergiye kıyasla biraz daha sık güncellenen bir alan olacak gibi görünüyor. Ben de ilk oluşturdukları dosyaya mitoloji ve oyun konusunda bir yazımla katkıda bulundum. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

*Şu an aklıma gelen son duyuru da önümüzdeki aylarda vereceğim bir dersle ilgili. Pangea Kültür, Yeni Medya Dersliği ve Atölyesi başlığıyla 5 Kasımda dersler vermeye başladı. İki dönem hâlinde yapacakları bu derslerin Şubat 2014’te başlayacak olan ikinci döneminde “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” dersini ben vereceğim. Şu an kesin tarihi belli değil ancak kesinleştikten sonra yine burada duyuracağım. Facebook’ta açtıkları etkinlik sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

İsteğim birçok şey olup biterken blogu da aktif tutabilmek ama çoğu zaman olmuyor maalesef. Yine de burası daima canlı ve güncel olacak, bundan emin olabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar.

[Okundu] Turing’in Hezeyanı

turing-in-hezeyani

Edmundo Paz Soldan’ın Turing’in Hezeyanı kitabı konusu itibarıyla oldukça ilgimi çekmişti. Kitabın ilk baskısı 2012’de yapılmış ancak çok da önemsenmemiş olacak ki ben bu yaz duydum kendisini. Politik bir spekülatif kurgu olarak tanımlayabileceğimiz roman, yakın gelecekteki Bolivya’da geçiyor ve merkezine küreselleşme karşıtı hareketi, hackerları ve devletin kriptoanalistlerini alıyor. Fikir fazlasıyla cezbedici ancak okumaya başladığınızda iş değişiyor.

Kitabın eksilerine geçmeden önce artılarından biraz bahsedeyim. Dediğim gibi kitap için seçilen fikir çok iyi, karakterlerin kurgusu da başarılı sayılacak seviyede. Öyküyü anlatmak için seçilen karakterler ve onların yerleştirilme şeklini beğendim. Romana birçok ince detay ve oyun yerleştirilmiş olması da kesinlikle okunurluğu arttıran şeylerden birisi olmuş. Ancak romandaki eksiler tüm bunları yutuyor ve sizi okunması zor bir metinle başbaşa bırakıyor.

Romandaki ilk büyük eksi anlatım şekli. Her ne kadar her bölümde farklı bir karakterin gözünden öyküye devam etme fikrini seven birisi olsam da (Cory Doctorow For The Win kitabında bunu oldukça güzel bir şekilde gerçekleştiriyor örneğin), Turing’in Hezeyanı’nda bu büyük bir sıkıntıya neden olmuş. Sürekli şimdiki zaman kipinde anlatmaya çalışıp başaramaması, her bölümde anlatıcı karakterin değişmesi ve üzerine bölüm içlerinde anlatıcının kim olduğunu anlayamadığınız paragrafların olması hikayenin takibini fazlasıyla zorlaştırıyor. İspanyolca bilmediğim için burada çevirmenin etkisi ne kadar bilemiyorum ama kimi yerlerde gerçekten çevirinin buna sebep olduğunu hissettim.

Her ne kadar anlatımla ilgili konularda çevirmenin etkisini bilemiyor olsam da kitabın başka yerlerinde çeviri ve editöryal kısımla ilgili olduğu kesin bir şekilde ortada olan sorunlar vardı. Bunlardan en basiti sayfa 141’de karşıma çıktı. Dördüncü paragrafta Cheritos diye bir şeyin ismi geçiyor. Kaba boşaltılıp yenilen bir şey olduğunu ve Amerikan markası olduğu söylenince bunun mısır gevreği Cheerios olduğunu ve yanlış yazıldığını düşündüm. Ancak sayfa 144’ün üçüncü paragrafında anlıyoruz ki kaba boşaltılanlar Cheetos’muş. Burada da satılan ve hemen herkesin bildiği bir markanın yanlış yazımının gözden kaçması üzücü. Bunun yanı sıra kelime seçimlerinde ve cümlelerin kurulma şekillerinde birçok hata var. Çevirmen yazarın dilini korumak istemiş olabilir, ki bu güzel bir şey, ancak bunu yaparken birçok paragrafta anlatımın Türkçede takip edilemez ya da katlanılamaz hâle gelmesine neden olmuş maalesef.

Kitapta beni en çok rahatsız eden çeviri sorunları kriptografiyle ilgili kısımlardaydı. Kriptografiyi konu alan ya da bu tarz oyunları barındıran kitapları çevirirken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi o oyunların çevrildikleri dilde de hatasız olabilmesini ve okuyucuya onlarla uğraşabilme imkanının verilmesidir. Çünkü bu tarz kitapları ilgiyle okuyan insanlar bu tarz oyunları sever ve yazarın onlara bir oyun sunduğunu bilirler. Hatta kimi yazarlar kasıtlı olarak bu oyunları zor ya da ufak bir hata barındıran şekilde yaparlar ki okuyucuya daha farklı bir deneyim yaşatma şansları olsun. Ancak çevirmen bu konuda umursamaz olunca sonuç pek de hoş olmuyor.

Buradaki sıkıntıyı daha iyi anlatabilmek için sayfa 18-19’daki örneği inceleyeceğim burada.

Örnekte verilen şifre: FXJXNRTYNJRJXPFXQFRTXQFRHMFIFXIJXFRLWJ

38 karakterlik bu şifrenin en eski şifreleme yöntemlerinden birisinin çeşitlemesi olduğunu ve her harfin sağa doğru beş defa kaydırılmasıyla oluşturulduğunu söylüyor karakterimiz. Şifrenin çözülmüş hâlinin de,

Katilellerinkanabulanmış

olduğunu. 38 karakterlik bir şifrede, tüm karakterler şifrenin parçasıyken nasıl 24 karakterlik bir sonuç çıktığı kısmıysa muamma. Burada çevirmenin yapabileceği iki şey var. İlk ve basit yol; şifrenin çözülmüş hâli olarak İspanyolcasını yazıp dipnotla Türkçesini vermek, ki kitabın bazı yerlerinde dipnot kullanıldığı için bu hiç sıkıntı olmazdı. İkincisiyse kitaptaki kurala uygun bir şekilde şifrenin Türkçe hâlini yaratmaktı. O zaman da şifre kısmı yerine “ÖEZNPIPPIÜNSÖESEFAPESRMY” yazılacaktı. Bu arada merak edenler için, bu şifreyi elle yarattım ve beş dakikadan kısa sürdü.

Buna benzer bir hata da sayfa 87’de var. Zekice bir şifreleme yönteminden bahsediliyor yine burada da, ancak çevirinin dikkatsizliği yüzünden matematik bir hata ortaya çıkıyor ve yine tüm oyun anlamsızlaşıyor. Kitabın içerisinde geçen tüm kriptografi oyunları için de aynı durum geçerli.

Biliyorum bazıları bunların önemsiz ve anlamsız detaylar olduğunu düşünüyor ama benim için bunlar çevirmenin elindeki esere ne kadar önem verdiğinin, yazara ve okura ne kadar saygı duyduğunun birer göstergesi. Çeviri zorlu bir iş, ancak zor olması bunu hakkıyla yapmamak ve okuyucuya acı çektirmek için bir bahane değil. Tabii suç sadece çeviride değil, bunlar editörün de gözünden kaçmaması gereken şeyler. Tabii dediğim gibi gerçekten okuru önemsiyorlarsa.

* * *

Kitabın kendisi her ne kadar güzel bir fikri işliyor olsa da, hem anlatım sıkıntıları yüzünden hem de çevirinin uzaklaştırıcı etkisi yüzünden pek de keyif alınamayacak bir esere dönüşmüş. Kitabın İspanyolcası on yıl önce, çevirisi de geçen sene çıktı ancak gündemle birlikte tekrar anılan kitaplardan birisi. Oldukça cezbedici görünüyor uzaktan bakınca, ancak içeride durum böyle. Haberiniz olsun.