Metin Külünk’ün Davetine İcabet

Önce görmeyenler veya hatırlamak isteyenler için bugün meşhur olan davet:

Şimdi başlayacağım ama ufak da bir not eklemem lazım; benim öncelikli olarak ilgilendiğim alanlar estetik ve teknoloji felsefesi. Ancak bunların yanı sıra hatırı sayılır bir siyaset felsefesi, din felsefesi ve hermeneutik okuması yapmışlığım var ve fırsat buldukça bu okumalarımı arttırmaya çalışıyorum. Özellikle bu daveti yapan kişiyi göz önüne alacak olursak bu konularda kendisinden daha yetkin olduğumu düşündüğümü söylemem narsist bir tavır olarak görülmez umarım.


Öncelikle Sayın Külünk tartışmayı fazlasıyla yanlış ve saptırmaya açık bir noktadan başlatarak büyük bir hata yapıyor. Bir siyasi olayı ve beğenseniz de beğenmeseniz de yasaların söz söyleme yetkisine sahip olduğu bir alandaki konuyu din üzerinden bir yorumla savunmaya çalışmak, otomatik olarak din ve anayasayı karşı karşıya getirmeye ve bunları iki zıt kutupmuş gibi göstermeye çalışan bir noktaya götürür sizi. Üstelik bunu bir milletvekili olarak yapmak ve dinden taraf bir tavır almak, içinde çalıştığınız ve bir parçası olduğunuz kurumu hiçe saymak ve ona güvenmemek anlamına gelir. Böyle bir durumda, kendi yetkilerini ve temsil ettiği devleti de tamamen sorgulanabilir ve yetkisinden şüphe edilebilir bir duruma düşürmektedir. Yani fikren kendi topuğuna sıkmaktadır.

Bunu bir kenara koyduğumuza göre şimdi kendisinin asıl tezine, yani günah işleme özgürlüğüne dönelim. Böyle bir şeyin ne anlama gelebileceğini ve bunun mümkün olup olamayacağını açıklamaya ve kendisinin de muhtemelen doğaçlama bir şekilde uydurduğu bu kavramın nasıl mantıksız ve temelsiz olduğunu göstermeye çalışacağım.

Öncelikle günahın tamamen dinlere ait bir kavram olduğunun altını çizmemiz lazım. Eğer bir şeriat devletinde yaşamıyorsak, günah kavramının yasalarda ya da hukukta hiçbir geçerliliği yoktur. Bu yüzden kavram olarak “günah işleme özgürlüğü” ancak din çatısı altında bakılabilecek bir kavramdır. Ancak dinlerin hangisine bakarsak bakalım, günahın bir özgürlük olmadığını görebiliriz. En başında günah, insan için yasak olan bir şeyin yapılması anlamına gelir ve bu yasak en büyük güçten, yani Tanrıdan gelir. Böyle bir yasağı delebilirsiniz tabii ki, ancak bunu delmek kimi zaman sizin Tanrı tarafından dinden kovulmanız anlamına bile gelmektedir. Yani her ne kadar Metin Külünk, bu Tanrıyla insan arasında dese de, Tanrı buna pek sıcak bakmaz.

Bunun yanı sıra İslam açısından bakacak olursak, dinde günah olan hemen her şeyin, şeriat devletlerinde veya müslüman toplumlarda ağır cezası vardır. Bu asla değişmemiştir. Dinen yasak olan bir şeyi yapmak her ne kadar sizi cehenneme götürecek bir eylem olsa da ve zaten Tanrı tarafından cezalandırılacak olsanız da, buna yaşadığınız dönemde de bir ceza verilmektedir. Bunu görmek için İslam ortaya çıktığı zamandan bu yana Müslüman olan toplumları ve devletleri incelemek yeterli olacaktır. Bunun yanı sıra bunun yapılmasını bizzat Tanrı ve Muhammed de birçok kez söylemektedir. Yani “günah işleme özgürlüğü” dinler açısından baktığımızda pek de söz konusu olmayan bir durumdur. (Bu konuda uzun uzun örnekler ve kaynaklar listelemek istemedim ancak isteyenler biraz araştırmayla bu dediklerime rahatça ulaşabilir. Gerek duyulursa ben de eklemeler yaparım.)

Şimdi işin din kısmını bir kenara bırakalım ve Külünk’ün “özgür irade”den bahsettiğini düşünelim. Elbette insanlarn özgür iradeleri vardır ve koşullar elverdiği sürece istediklerini yapabilme özgürlüğüne sahiptirler. Ancak bir devlette veya bir grup insanla birlikte yaşıyorsanız bunu kontrol altına alan ve insanların bir arada doğru düzgün yaşamasını sağlamaya çalışan birtakım yasalar daima söz konusu olmuştur. Devletin ortaya çıkma sebebibin de bu düzeni insanların kendi elleriyle kurmak istemeleri olduğunu söyler Rousseau. Yani bir arada yaşarken bazı kurallar koyarız ve bizimle birlikte yaşayacak insanları bu kurallara uymaya zorlarız. Elbette kurallar farklı farklı olmaktadır ve her zaman güzel sonuçlar vermezler.

Bir devletin içinde (ya da parçası olarak) yaşamak demek de özgür irademizle bu kurallara uymaya söz vermek anlamına gelir. Yani yasalara uyacağımızı ve uymazsak yine yasaların söylediği şekilde cezalandırılacağımızı kabul ederiz. Eğer yasaları beenmiyorsak ya da yanlış olduğunu düşünüyorsak bunların değiştirilmesi için çaba harcarız. Kimi zaman da yasalar o kadar kötü hâldedir ki, tamamen bir yıkım ve yeni yasalar yazma ihtiyacı duyulur ki bunun adı da devrimdir. Ancak suç işlemenin yerine günah işlemeyi koyup bunu “Allah’la benim aramda, yasalar karışamaz” noktasına çekmeye çalışmak en basit hâliyle mantıksızlığın suyunu çıkartmak ve yüzsüzce davranmak demektir. Bir devletin içinde yaşıyorsan suç işleme hakkın var ama bunun cezasını da çekmek zorundasındır. Buna başka türlü bir kılıf uydurarak kaçamazsın.

Burada aynı zamanda ilginç bir şekilde dinin bir siyasetçi tarafından nasıl bir kaçış noktası olarak kullanılmaya çalışıldığına dair de güzel bir örnek izliyoruz. Kendisi siyaset ve hukuk anlamında tamamen sıkıştığı için, istediği gibi yorumlayabileceğini ve eğip bükebileceğini bildiği bir alan olan dine kaçmaya çalışıyor ve içten içe şeriat hukukuyla yönetilme arzusunu da ortaya koyuyor. Çünkü diğer davet ettikleri Diyanet ve islam hukukçuları. Bunun basit bir politik ajitasyon olduğunu görmemek için kör ve sağır olmak lazım (ya da Türkçe bilmemek).


İşin özü; diyanet veya islam hukukçuları ne der bilemem ancak “günah işleme özgürlüğü” neresinden tutsak elimizde kalan bir kavram. Hiçbir şekilde geçerliliği yok, bir temeli veya mantığı yok ve buna bir kılıf uydurmak da mümkün değil. Zaten dinlerken bunun ne kadar saçma ve o anda savunma amacıyla uydurulmuş bir şey olduğunu görebiliyorsunuz (araya durduk yere Einstein’ın, Edison’un adını karıştırması mesela) ancak yine de bir felsefeci olarak davete icabet edip bir şeyler söylemek istedim.

Ayrıca 17 Aralık’ın felsefi yönü diye de bir şey söz konusu değil, tamamen siyasi ve hukuksal bir olay. Ve felsefe sizin zannettiğiniz gibi bir şey değil, artık ne zannediyorsunuz onu da bilmiyorum ya. O yüzden siz bu taraftan umudu kesin en iyisi.

Notlar [28.02.2014]

*18 Şubat’ta Pangea Kültür’de “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” isimli bir ders vermiştim. Oldukça keyifli geçen bir ders oldu ve katılan herkes için de fazlasıyla verimli geçtiğini düşünüyorum. Böyle bir imkanı sağladıkları için Pangea Kültür’e teşekkür ederim.

Dersin kaydı maalesef alınamadı ama keynotelarımı derlediğim bir sunum dosyasını buradan görebilir ve indirebilirsiniz. Herhangi bir şekilde sunumla ilgili konuşmak veya sormak istediğiniz bir şeyler olursa da benimle iletişime geçebilirsiniz.

*Düzenli olarak yazmama rağmen çok fazla duyurusunu yapamadığımı düşündüğüm bir yeri de Notlar’da haber vermek istiyorum tekrar. Geekyapar! isimli portalın kanallarından birisi olan Faux Play’in düzenli yazarlarından birisiyim ve en kötü ihtimalle iki haftada bir oyunlar ve geek kültürü üzerine yazılarım yayınlanıyor orada. En son yazım oyunlar ve aşk üzerineydi. Şu ana kadar yazdıklarımın tamamına da buradan ulaşabilirsiniz.

*Geçtiğimiz hafta Dicle Haber Ajansı’na yeni internet yasası ve olası sonuçları üzerine bir röportaj verdim. Henüz ajansın sitesi şifreli olduğu için oradan okunamıyor (yakın zamanda şifreleri kaldıracaklarını ilettiler) ancak buradan röportaj metnine ulaşmanız mümkün.

*Geçenlerde 5 Posta‘nın yazdığı tweetlerden sansür üzerine güzel, zihin açıcı bir Storify yapmıştım. Eğer görmediyseniz onu da şurada okuyabilirsiniz.

*Bir süredir hem felsefe hem de kurgu çalışmalarımı boşladım ve yeterince çalışamadım. Bunun sebebini tam olarak söylemem mümkün değil ama bundan sonra öncelikli olarak bu ikisine yoğunlaşacağımı ve sizlerin de sık sık benim klavyemden bu konularda çıkan şeyleri göreceğinizi söylemem mümkün. Özellikle bitirme teziyle ilgili çalışmalarıma ciddi bir şekilde yoğunlaşacağım ve bu konuda bolca materyal üreteceğim bir döneme giriyorum. Bu konuda blogu da kullanmayı ve sizlerle bu konularda konuşmayı da planlıyorum. Kurgu konusundaki üretimlerimi de bir süredir sakin kalan Mesnetsiz‘de görebileceksiniz.

*Son olarak ufak bir duyuru. The Bobs 2014 ödülleri için aday gösterme süreci 5 Mart’a kadar devam ediyor. Kendi adaylarınızı buradan iletebiliyorsunuz. Beni de aday gösterebilirsiniz. Eğer beni aday olarak iletenlerdenseniz çok teşekkür ederim :)

Hacktivizm ve Hacker Kültürü Dersi 18 Şubatta Pangea Kültür’de

hacker-kültürü-hacktivizm

Pangea Kültür Kasım 2013’te başladığı Medya Dersliği ve Atölyesi’nin ikinci dönemine başlıyor. Ben de 18 Şubatta “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” üzerine bir ders vereceğim. Kendileri atölyeyi şöyle anlatmış:

Küresel kapitalizm çağında medyanın biçimi de işlevi de değişiyor. Bir yanda sermaye-devlet kıskacında ‘sahibinin sesi’ medya kuruluşlarının hegemonyası sürerken diğer yandan dijital sosyal ağlarla alternatif haberleşme ve direniş ağları örülüyor.
Dünyada ve Türkiye’de medyanın geçirdiği dönüşümün ekonomi politik, kültürel ve sosyal açılardan değerlendirildiği ve medya profesyonellerine ve gazetecilere yönelik baskıların yanı sıra alternatif medyanın ve yurttaş gazetecilerin haber üretim olanaklarının ele alındığı ve tartışıldığı eğitim programında konunun uzmanları bilgi ve deneyimlerini paylaşıyorlar, katılımcılar atölye çalışmalarında alternatif haber, video, fotoğraf vb. üreterek öğreniyorlar.

Benim dersim genel olarak hackerların kültürel ve politik duruşları, yarattıkları etkiler ve yakın zamanda hackerlara karşı açılan savaş üzerine olacak. Hackerlar, hacker kültürü ve hacktivizm yanlış anlaşılmalara ve özellikle farklı kesimlerin manipülasyonlarıyla farklı yönlere çekilmeye müsait bir konu. Buna dair absürd örneklerden birisini burada incelemiştim. Mümkün olduğunca bu konuda tarafsız, daha doğrusu hackerların tarafından, bakmaya çalışacağım ve bu bakışı anlatmaya uğraşacağım.

Daha önce bu konularda konuşmuş, biraz daha konuşmuş ve yazmıştım. Blogda da fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum. Temel olarak fikirlerim aynı olsa da zaman içerisinde daha da geliştirdim ve bunlara eklenmesi gereken birçok yeni olay oldu. Bu ders sayesinde bunları bir adım daha öteye götürebilecek ve güncelleyebileceğim.

Etkinliğe kayıt olmak veya Pangea Kültür’e ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. Dersten sonra hazırladığım sunumu ve eğer bir kayıt yapılırsa kaydını da sizlerle paylaşacağım.

Yazar ve Para Meselesi

(Bu yazı ‘şimdi yaz, ileride otomatik cevap olarak kullanırsın‘ serisinin bir parçasıdır.)

Yazar dediğin aç kalmalıdır. Ne olursa olsun parayı umursamamalı, açlıktan ölse bile yazdıklarından para kazanmayı düşünmemelidir. Zaten yazarlık bir kariyer ya da hayatını geçindirebileceğin bir şey olamaz. Yazarlar açlıktan ve parasızlıktan ölmeli ki biz de edebiyat dünyamızın vasatlığı ve aç yazarlar edebiyatı üzerinden yolumuzu bulabilelim.

Edebiyat dünyasının öğüt veren kalemlerinin bir özetini okudunuz az önce. Kendilerinin yazar olmak isteyenlere verdiği tavsiyeler kısaca böyle. Aslında bir noktada anlıyorum onları da, bir hayal dünyasında yaşadıkları için böyle şeyleri savunmaları gayet mantıklı. Profesyonel yazarlık diye bir şeyden haberleri olmayabilir ya da kendisini yazmaya adayanların faturalarının ve kiralarının devlet tarafından ödendiğini zannediyor olabilirler. Belki de sırf idealist kafa yapıları yüzünden kendileri dışında daima telifle yazmak isteyenleri satılmışlıkla ya da edebiyatı satmakla suçlamayı alışkanlık hâline getirmişlerdir. Her şey mümkün ama yine de bu saçmaladıkları gerçeğini değiştirmiyor.

Bu zırvalar artık beni delirtmeye başladı. Genellikle her sanatçıya ama en çok da yazarlara karşı böyle bir haksızlık ve bana göre terbiyesizlik yapanlara bir dur denmesi gerekiyor. Hem yazmak isteyenlere “Kendinizi buna adayın” tarzı bol keseden öğütler saçıp hem de “Sen yazdıklarını satmaya mı çalışıyorsun” ikiyüzlülüğü artık mide bulandırıcı bir hâl aldı.

  • Yazarlar da para kazanabilir. Hatta kazanmak zorundadırlar. Yazarken vaktimizi, zihnimizi bir şeye ayırıyor ve ona bir emek harcıyoruz. Yani çalışıyoruz. Belki sizin için çalışmak sadece işçilere özgü bir eylem olabilir ama burada da bir emek ve zaman harcanıyor ve bunun da hakkının verilmesi gerekiyor.

  • Profesyonel yazarlık diye bir gerçek var ve bunu artık kabul etmek zorundasınız. Yazarın yazdığının karşılığını istemesi onun en doğal hakkıdır. Sonuçta yazarlar da kira-fatura ödüyor, yemek yemeleri gerekiyor, hayatta kalabilmek için para harcamaları gerekiyor. Sizin o camdan hayallerinizi parçalamış olabilirim ama yaşadığımız dünya bunu gerektiriyor.

  • Bu yüzden bir yazar sizden telif istediğinde onu satılmışlıkla suçlamaktan ya da edebiyat yaparak başınızdan savmaktan vazgeçin. Hele bir de parayla satılan, içerisine reklam alan yayınlar bunu yapma yüzsüzlüğünü bıraksın artık. O kazandığınız paraları içki sofralarına ya da kendi cebinize atacağınıza yazarlarınıza hakkını ödeyin.

  • Yazarların elbette çok büyük maddi beklentileri yok, hatta büyük kısmı ek işler de yapmak zorunda kalıyor. Ancak siz bunu olması gerekenmiş gibi sunma hakkına sahip değilsiniz. Sizin yapmanız gereken yazarların daha iyi eserler çıkartabilecek kadar rahat olabilmesinin yollarını açmak. Günde on saat çalışırken veya kirayı faturayı nasıl yetiştireceğini düşünürken başarılı metinler çıkartmak pek mümkün olmuyor doğal olarak.

  • Arkadaşlık/siyasi fikir ortaklığı başka yazarlık başkadır. Bir yazar sizinle aynı politik görüşe sahipse ya da sizinle yakın arkadaşsa, sizin için bedava yazacağı anlamına gelmez. Kendisi isterse böyle bir şeyi gönüllü olarak yapabilir ama bunlar istisnadır ve böyle bir ilişkiniz olması ona telif ödemeyeceğiniz anlamına gelmez.

  • Herkesin telif ödeyecek durumu olmayabilir ya da başka koşullar bunu geciktirebilir. Bu tarz durumlarda imtiyaz tamamen yazardadır, sizde değil. Yazarın böyle şeyleri kabul edip etmeme hakkı saklıdır. Eğer profesyonel bir iş yapıyorsa ve telif için bazı ön koşullar söz konusuysa da bu lafta anlaşmalarla değil, imzalı sözleşmelerle yapılır. Bu sayede yazara kazık atılamaz.

  • Bir sözüm de “ismim duyulsun yeter” yazarlarına. Bunu yapmayı bırakın artık. İsminizin bir yerde görünmesinin size faydası sınırlı ve siz de dahil bütün yazarlara zarar veriyor. Çünkü sizin yüzünüzden insanlar “Nasıl olsa bedava yazacak bir salak bulurum, niye birilerine para ödeyeyim ki?” diye düşünmeye başlıyor ve hem sizin saygınlığınız düşüyor hem de insanların yazdıklarının karşılığını alması daha da zorlaşıyor.

Son cümlemi biraz açmak istiyorum. Evet, eğer kendinizi bir yazar olarak görüyor veya öyle konumlandırıyorsanız, bedava yazmak ya da yazdığınızın hakkını istememek hem sizin hem de yazdıklarınızın değerini düşürüyor. Yazmak da diğer tüm meslekler gibi bir emek harcamayı, bir zaman ayırmayı gerektiriyor ve siz tüm bunları yapıp bunu birilerine size hiçbir şey vermeden kullansın diye veriyorsanız bu onların gözünde değerinizi düşürür. Hastaneye gittiğinizde bedava ameliyat yapan bir doktor görüyor musunuz? Ya da ürettiklerini hallere bedava gönderen bir çiftçi? Onların emeklerinin ve zamanlarının karşılığı ödeniyorsa bir yazarın da ödenmeli. Bunu net bir şekilde ortaya koymazsanız bir süre sonra sizi hiçbir şekilde umursamayıp daima cepte ve bedava gören insanlarla muhatap olmak zorunda kalırsınız.

  • Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak; bir yazar elbette eğlence için yazabilir. Sırf bir şeyler yazmak istediği için yazabilir ve bunu bedava olarak bir yerlere koyabilir (bkz: şu anda okuduğunuz blog). Ancak birileri bir yazar olarak sizden yazı istiyorsa bu bir iştir ve bunun karşılığını ödemesi gerekir. Eğer gerçekten bir yazar olarak hayatınızı sürdürmek istiyorsanız bunu net bir şekilde ortaya koymanız lazım ve bir yazardan yazı isteyecek herkesin de bunu artık kafasına sokması lazım.

Kendisini profesyonel bir yazar olarak konumlandıran ve hayatını yazarak geçirmek isteyen birisi olarak bu konudaki fikirlerimi açık bir şekilde belirtmem gerektiğini düşündüm ve sonucunda bu yazı çıktı. Yazarların, müzisyenlerin, tasarımcıların, coderların kısaca aklını kullanarak bir şeyler yaratan ve hayatını bunları yaparak geçirmek isteyen insanların emeğini sömürmeye, onları kullanmaya çalışanlara ve kendini bilerek ya da bilmeyerek kullandıran arkadaşlara hitap ediyor bu yazı aynı zamanda. Dilediğiniz gibi kullanın, dağıtın, hatta sizden bedava iş yapmanızı isteyenlere cevap olarak bu yazının linkini gönderin.

Son olarak John Scalzi’nin bu konudaki tavrını ve bana kalırsa bu yazının hitap ettiği herkesin de sahip olması gereken tavrı özetleyen görseli sizlerle paylaşmak istiyorum:

fuck-you-pay-me-dedi-yazar

Söyleyeceklerim bu kadar.

Sansür ve Gözetim Tartışmaları Üzerine

Şimdi size iki olay anlatacağım ve ardından bunlar üzerine biraz konuşacağız.

1) San Francisco’da yaşayan 13 yaşındaki Ben Blum, Snowden sızıntılarından ve NSA’in yaptıklarından fazlasıyla etkileniyor ve bunun üzerine bir şeyler yapmak istiyor. Video çekmeye ve film yapmaya meraklı olduğu için de bu konuyla ilgili bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bu belgesel için EFF ofisine görüşmeye gidiyor, eskiden NSA’den belge sızdırmış bir başka whistleblowerla görüşüyor. Ve ardından hazırladığı bu belgeseli Youtube’dan herkesle paylaşıyor.

2) Bu olay Cardiff, Wales’den. 13 yaşındaki Melody, okulunun “daha iyi hizmet edebilmek ve yemekhane sıralarını azaltabilmek” için tüm öğrencilerin parmak izini toplamak istemesinden rahatsız oluyor. Parmak izini okuluna vermek istemiyor ve bunun üzerine bir eylem başlatıyor. Parmak izini asla vermediği gibi her öğle yemeğinde yemekhaneye maskeyle girerek eylemini arkadaşlarına da duyuruyor. Yemekhane çalışanlarının zorla parmak izi almaya çalışmasına rağmen de vazgeçmiş değil.

Böyle olayları duydukça mutlu oluyorum. Çoğu zaman yetişkinler bile bu kadar duyarlı olamazken, çocukların böyle harika hareketler yapması insana umut veriyor. Ama bir yandan da böyle olaylar gördükçe içten içe sinirleniyorum da. Çünkü bunlar daima Türkiye dışındaki bir ülkede olmuş oluyor. Her seferinde de “Neden böyle şeyleri bir kez olsun şu ülkede göremiyoruz? Ülke sansür ve gözetim konusunda her geçen gün daha da kötüleşirken neden bu kadar az ses çıkıyor?” diye düşünüp doğru düzgün bir cevap bulamadan kalıyorum.

Ancak buna dair bazı şüphelerim var artık, en azından gözlemlerim bana bazı şeylerin buna büyük anlamda sebep olmuş olabileceğini söylüyor.

Sebep 1: Herkesin Uzman Kesilmeye Çalışması

Bana göre en önemli sebeplerden birisi bu. Hayatlarında bu konulara dair doğru düzgün bir şeyler okumamış, daha önce iki kelime etmemiş hatta benzer konularda tam tersi yönde tavır almış insanlar şu anda konunun uzmanları kesildiler ve her yerde atıp tutmaya başladılar. Konuya dair doğru düzgün bilgisi olmayan insanların bir konu hakkında uzman kesilmesi de, doğal olarak insanların bir şeyler öğrenebilme ihtimalini oldukça düşürüyor. Bilip bilmeden atıp tutan ve yorum yapan o kadar çok “uzman” var ki ortalıkta, insanın bir şey öğrenmesi mümkün değil zaten.

Bunun sebebi de toplumun “ne iş olsa yaparımcılığı” sanırım. “Bir yerde ‘ekmek’ mi var? Hemen iki şey okur uzman kesilirim. Bana ne kardeşim o adam bu konuya kendini adamışsa, ben ekmeğime bakarım” kafası şu an insanların bir şey öğrenebilmesinin önündeki en büyük engel. Tabi ki medya kuruluşlarının hemen hepsinin bu tarz insanlara öncelik vermeyi adet edinmiş olması da sorunun daha da büyümesine neden oluyor.

Sebep 2: Herkesin Anlayabileceği Şekilde Anlatamama Sorunu

Bu konuda ciddi bir şekilde kendimizi eğitmemiz lazım. Bizim konuyu çok güzel anlamış olmamız ve bize göre her şeyin ortada olması, herkes için bu durumu böyle yapmıyor maalesef. Herkesin anlayabileceği ve rahatsızlığımızı hissedebileceği şekilde konuşmayı, derdimizi anlatmayı öğrenmemiz lazım. Yine kendi aramızda en derin noktalara kadar inelim ama topluma karşı konuşurken dilimizi ayarlamayı becerebilmemiz lazım.

Sebep 3: Gözetimin Arka Planda Kalması

Sansür ve gözetim, internette daima birbirini takip eden ve birlikte gelen sorunlar. Ayrıca gözetim zaten otosansür ile daha tehlikeli bir sansürün ortaya çıkmasına neden olmakta. Gözetimin kendi başına bile nasıl tehlikeli olduğunu söylemeye gerek duymamamız lazım ama maalesef buna ciddi bir şekilde ihtiyacımız olduğunu görüyorum.

Çünkü gözetim bu yasanın en tehlikeli yanı olmasına ve internette son zamanların en büyük sorunu olmasına rağmen çok az konuşuluyor, buna karşı çok az ses çıkıyor. Oysa ki gözetim insanlara doğru bir şekilde anlatılabilirse (bkz: Sebep 2) sansürden daha fazla tepki toplayabilecek ve insanların karşı durmasını sağlayabilir. Ama bunu yapabilmemiz için önce bu konuda ön planda olanların bunu anlayabilmesi lazım.

Sebep 4: “Her şey politiktir” Sözünü Yanlış Anlayanlar

Bunlar artık beni delirten kesim. Ve çok iyi biliyorum ki birçok konunun sıkıntıya girmesinin önündeki engel bunlar. Ben artık böylelerini görünce tahammül edemiyorum.

Tamam, biliyorum, her şey politiktir sözü günümüz dünyasını en iyi anlamlandıran sözlerden birisi. Ama maalesef sizin anladığınız şekilde değil. “Her şey politiktir” demek tüm meseleler sizin parti/örgüt tüzüğünüzle çözülecek demek değil. Bu söz her şeyin çözümü devrim anlamına da gelmiyor. Her şeyin politik olması, tüm meseleleri mevcut iktidar partisine ve çözümünü de onun seçimleri kaybedip yerine sizin geçmenize bağlamak anlamına da gelmiyor.

Her şey politiktir demek, her şeyin sırrı bundan yüzlerce yıl önceki ideolojilerin günümüze kopyala yapıştırla getirilmesi demek değil. Aksine her şey politiktir ve bu yüzden senin ırkının, dininin veya ideolojinin ülke yönetimini ele almasıyla her şeyin çözüleceğini düşünüyorsan aptalsındır.

Çünkü bunların hepsi günümüzdeki koşulları anlamaktan çok uzak ve artık insanları bir şeyler yapmaya teşvik de edemiyor. İlla kanıt mı arıyorsunuz? Seattle ’99, Occupy, SOPA/PIPA karşıtı hareket, Gezi… Ya da hepsini bırakın 2011’deki sansür karşıtı eylemle bu aralar yapılanları karşılaştırın. Hepsi, bunların üzerinde ve gününü anlayarak düşünen insanların bir şeyler yapmaya başlamasıyla gerçekleşti ve ne zaman tam tersi düşünen insanların sesi daha yüksek çıktı, her şey duruldu.

Özetle, her şey politiktir, evet. Ve bu yüzden tüm eski politik fikirlerinizi çöpe atıp dünya üzerine yeniden düşünmeniz lazım. Çünkü o fikirlerin dahil olduğu her sorun, sadece o fikirlerin elinde kalıyor ve onların da pek bir şey yapabilecek gücü kalmadı.

Sebep 5: Meseleye Bencilce Bakılması

Özellikle internete dair konulardaki bu bencil tavır beni delirtiyor. Soruna sadece Türkiye üzerinden bakıyor olmanız ve bu konuda hareketlerinizi sadece burayla kısıtlamanız bile aslında meseleye verdiğiniz önem özetliyor aslında. Neden böyle düşündüğümü size güzel bir örnekle anlatayım.

11 Şubat, tüm dünyada devletlerin ve şirketlerin internete yaptıkları müdahalelere ve toplu gözetime karşı mücadele günüydü. Uluslararası bir gündü çünkü 1) NSA ve GCHQ tüm dünyayı ve interneti toplu gözetime tabii tutmaya çalışıyor, 2) dünyadaki birçok ülke benzer sistemler geliştirmeye ve toplu gözetimi yasallaştırmaya çalışıyor. Türkiye ikinci kısmın en taze ve sert örneklerinden birisiydi ve tüm dünyada bu durum tepki topladı. Tüm dünya bu konuda Türkiye’deki aktivistlere destek verdi. Peki 11 Şubat günü ne oldu?

Neredeyse hiçbir şey. Türkiye, sansürün ve gözetimin yasallaşmak üzere olduğu ve özgür interneti kaybetmek üzere olan bir ülke, bu konuda uluslararası eylem gününde neredeyse hiçbir şey yapmadı. Sokakta zaten bir şey yoktu ama internette de çok az bahsi geçiyordu konunun. Sanki ülke olarak dünyanın en özgür internetine sahiptik ve ülkemiz bizi gözetlemek şöyle dursun NSA’ye karşı da koruyordu bizi.

Bunu gördükten sonra şunu düşündüm: “Bu ülkede birkaç gün önce özgür internet için sokakta olduğunu söyleyenlerin büyük kısmı samimi değilmiş. Çoğunun derdi özgür internet değil, sebep üçmüş. Bu yüzden sokaktalarmış; ifade özgürlüğü, gözetlenmemek umurlarında değilmiş. Ya da sadece kendilerininki umurlarındaymış vs vs vs…”

(Bir de bu bencilliğin 4. sebeple birleşmiş hâline zaman zaman tanık oluyorum ki o beni daha da korkutuyor. Aynı şeyleri kendileri yapıyor olsa itiraz etmeyeceği ortada ama sırf karşıt görüşteki yapıyor diye muhalefet kısmında duruyor. Böylelerine ne kadar güvenilebilir orasını siz düşünün.)

Büyük anlamda da böyle düşünmeye devam ediyorum. Maalesef bunu değiştirecek bir şeyler görebileceğimi de sanmıyorum.


Bu yazıyı bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünerek yazmadım, o konuda çok iyimser birisi de sayılmam zaten. Sadece ortalık bana göre fazlasıyla karışmış vaziyette ve hem kafamda her şeyi daha berrak hâle getirmek hem de kendi durduğum noktayı açıkca görmek istiyorum. Ben yine her zaman yaptıklarımı yapmaya devam edeceğim ancak bunları yaparken kafamda nelerin olduğu daha açık olacak bundan sonra.

The Day We Fight Back

The Day We Fight Back
Today is the day we fight back!

Bugün siteyi ziyaret ettiyseniz altta bir bannerın sizi karşıladığını göreceksiniz. Çünkü bugün gözetim düzenine karşı her anlamıyla karşı durduğumuz gün.

Artık gözetim tüm dünyanın problemi, bunu net bir şekilde kabul etmemiz lazım. ABD başta olmak üzere tüm devletler (ki son yasayla Türkiye’de bunlara dahil olma peşinde), tüm büyük şirketler size ait özel ne varsa toplamak için uğraşıyorlar. Sizin hiçbir suçunuz olmayabilir, hatta “saklayacak hiçbir şeyiniz olmayabilir” bile ama bu onların umrunda değil. Sizin her bilginizi her an hazırda tutmak istiyorlar, çünkü onların gözünde bu datalardan fazlası değiliz.

Buna sadece bizler son verebiliriz, kendi hayatlarımızı ve sırlarımızı sadece biz koruyabiliriz ve daha fazla boşa harcayacak vaktimiz yok. Her geçen gün bizi daha fazla gözetleyebilmek için yeni yollar üretenlere karşı durmak ve hayatlarımızı kendi elimize almak zorundayız.

Bu yüzden bugün sesimizi mümkün olduğunca gür çıkartmamız gerekiyor. Tüm devletlere ve şirketlere; dünyanın buna razı olmadığını, onların hepimizi gözetleyebildikleri dünya hayallerinin bir parçası olmayı reddettiğimizi söylememiz gerekiyor.

Bugün direnmemiz gerekiyor.

“Bu konuda neler yapabilirim?” diye düşünüyorsanız size birkaç tavsiye:

  • Sitedeki banner ile imza kampanyasına katılın, her imza hem sesimizi duyurmaya hem de tüm dünyaya ne kadar fazla olduğumuzu göstermemize yarıyor.
  • Bu yazıyı kullandığınız ağlardan paylaşabilir ve daha fazla insanın haberdar olmasını sağlayabilirsiniz. (İlla bu yazıyı değil, insanların konudan haberdar olmasını sağlayabilecek herhangi bir şeyi dahi paylaşabilirsiniz.)
  • Sesinizi duyurabileceğiniz her alanda bu konudan bahsedin, insanların gözetime karşı bilinçlenmesine yardım edin. Eğer siz daha fazla bilgiye ihtiyaç duyuyorsanız aşağıda hazırladığım okuma listesine bir göz atın. Her şeyi toplayamasam da farklı açıları ve vurguları bir araya getirmeye çalıştım.
  • Kendinizi gözetime karşı korumanın yollarını öğrenin, mümkün olan her şeyinizi şifrelemeye bakın. Kem gözlere şiş sokmanın kolay yollarını buradan öğrenebilirsiniz.

Bunlar en başta aklıma gelenler ama başlangıç için yeterli olacağını düşünüyorum. Böyle şeyler söylemeyi pek sevmem ama maalesef durumu başka türlü açıklamam mümkün değil; bizim özel hayatımıza, sırlarımıza, gizliliğimize, özgürlüklerimize ve internete karşı bir savaş çoktan başlatıldı ve artık kendimizi savunmak zorundayız.

OKUMA LİSTESİ

Türkçe

English

[Pazar Müziği] A Sense Of Uncertainty by Good Weather For An Airstrike

Good Weather For An Airstrike basically caught me with his name. When I first saw the name, I thought “This must be a good thing, I should give it a chance”. I wasn’t wrong, of course. This album, A Sense Of Uncertainty, is one of the purest records I’ve listened so far.

* * *

Good Weather For An Airstrike, beni ismiyle kendisine çekti. İsmini görür görmez “Kesin iyi bir şeydir bu, bir şans vermek lazım” dedim. Ve dinler dinlemez ne kadar haklı olduğumu gördüm. Bu albümleri, A Sense Of Uncertainty, uzun zamandır dinlediğim en saf kayıtlardan birisi, gerçekten etkileyici bir çalışma.

Farewell to Internet

internet in turkey from now on

Yesterday night, the censorship and surveillance bill has passed from Turkish parliament. At the same time, I wrote a letter to internet to say goodbye. Because after this bill, there won’t be a world wide web for Turkey anymore.

Dear Internet,

We, as people from Turkey, had a great time with you. You teach us so many things that we couldn’t learn from anywhere else. We had lots of great memories with you. You were always there whenever we needed you. But we have to say goodbye.

Turkish parliament passed the bill which is going to kill you. Maybe it’ll not kill you directly but you’ll be crippled and we can’t do everything we want together. There’s a little chance for you -presidential veto- but like I said, it’s a little chance.

Saying Goodbye to Internet in Turkey — Medium

UPDATE (08/02/2014): I want to thank everyone who shared my article and spread the word out. I wasn’t expecting that kind of response. Also I want to thank everyone who featured my article on their places. Here’s the links (AFAIK):

Boing Boing

Today’s Zaman

Al-Jazeera English

Gigaom

Biamag (They translated the article in Turkish)

Deustchlandfunk (DE)

[İnternet Notları] Temiz Twitter Ne Lan?!

temiz-twitter-budur
Benim gözümde Temiz Twitter.

Yine birileri interneti temizlemeye niyetlenmiş gördüğüm kadarıyla. Bu sefer öncelikli hedefleri de Twitter. Link verip blogumu kirletmeye niyetim yok, merak edenler Twitter’da arama yapsın. Ancak bu kafa yapısındaki insanlara söylemek istediğim birkaç şey var.

Bakın; sizlere binlerce kişi, milyonlarca kez bunu anlattı. Ben bile birkaç kez yazdım, hatta blogumun Hakkında sayfasına bile not düştüm. Ancak siz anlamamakta ve Temiz Twitter, Dijital Demokrasi gibi saçma sapan şeylerle tekrar tekrar karşımıza çıkmaktasınız. O yüzden son kez size açıklamaya çalışacağım. Lütfen aklınızı iki dakika buraya verin.

Sizin benim düşüncelerimi, yazdıklarımı, söylediklerimi beğenip beğenmemeniz tamamen sizin probleminiz.

Yazdıklarım sizi rahatsız mı ediyor? Söylediklerimi beğenmiyor musunuz? Fikirlerim size saçma mı geliyor? Size göre birilerinin ‘ahlakını bozacak’, ‘zihinlerini bulandıracak’, ‘yanlış yola sokacak’ şeyler mi yazıyorum? Bunlar da tamamen sizin probleminiz.

Eğer benimle (ya da herhangi birisiyle) ilgili görüşleriniz bunlardan birisiyse yapmanız gereken basit; bloguma bir daha girmezsiniz, yazdıklarımı asla okumazsınız, kullandığınız sosyal ağlarda karşınıza çıkıyorsam da beni engellersiniz.

Bu kadar, bitti.

Bundan daha fazlasını yapmaya kalktığınız an bunun adı ifade özgürlüğünü tehdit etmektir, sansürdür, insan hakları ihlalidir. Bunun temizlikle, aile gibi sevimliliklerinizi korumakla hiçbir alakası yoktur. Demokrasi dediğiniz şeyinse tam tersine denk gelir bu yaptığınız.

Birileri daima sizi eleştirecek, sizin fikirlerinizin tam tersini düşünecek ve söyleyecek, hatta sizi rahatsız edecek şeyler yapacak. Demokrasiden bahsediyorsanız yapmanız gereken bunları görmezden gelmek ya da tartışma ahlakına uygun bir şekilde tartışmaya girmektir.

Eğer herkesin sizin gibi düşünmesini ve yaşamasını bekliyorsanız oldukça saçma bir hayal görüyorsunuz demektir. Bir de bunu mağduriyet gibi şeylerle süslüyorsanız düpedüz saçmalıyorsunuz demektir. Ama saçmaladığınızı düşünmeme rağmen ben sizin internetten ya da başka bir yerden temizlenmenizi de susturulmanızı da istemiyorum. Çünkü ben herkesin fikirlerini özgürce ifade edebilmesini istiyorum ve interneti de herkese böyle bir imkan verdiği için seviyorum.

Bu yüzden bu hayallerinizden vazgeçin ve büyüyün artık. Asla herkes sizin gibi düşünmeyecek, mutlaka birileri sizi rahatsız edecek bir şeyler yapacak ve söyleyecek. Hatta ülkenin çoğunluğunu düşünecek olursak bunların arasında genellikle ben de olacağım. Bunun adına insanların düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olması deniliyor ve bununla yaşamayı öğrenmek zorundasınız.

Bilmek, Konuşmak, Kendin Olmak

Her şeyi bilmek ve her konuda yorum getirmek gibi bir zorunluluğumuz yok. Bu konuda artık net bir şekilde konuşmak ve anlaşmak zorundayız. Çünkü gün geçtikçe bu konudaki tavırlarınız can sıkıcı bir hâl almaya başladı ve buna dair birkaç şey söyleme ihtiyacı duyuyorum.

Biliyorum bir şeyleri biliyor olmak güzel bir his ve gündemde olan bir konuya dair akıllıca yorumlar yapıp ilgi toplamak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlıyor. Bu gayet doğal, herkes egosunun okşanmasını sever. Ancak bunun bir sınırı ve adabı var. Bunu iyice öğrenmeniz ve hayatınızda uygulamaya geçirmeniz lazım. Sizlere mümkün olduğunca anlaşılır bir şekilde ve hatta maddeler hâlinde bunları anlatmaya çalışacağım.

*Kimse her şeyi bilmek zorunda değil, doğal olarak sen de ben de böyle bir mecburiyet taşımıyoruz. Gündemde olan her konuyu bilmek diye bir şey de söz konusu olamaz, çünkü herkesin kendince farklı gündemleri ve takip edip önemli bulduğu farklı konuları vardır. Önemli olan çoğunluğun ilgilendiği konularda her şeyi bilmek değil, sizin gerçekten ilginizi çeken ve ilgilenrken zevk aldığınız konularda bilgi sahibi olmaktır. Bu yüzden rahat olun ve her şeye yetişmeye çalışmayın, kendi ilgi alanlarınıza dair yeni şeyleri öğrenmeye çalışın onun yerine, gerçekten keyif aldığınız konularda uzman olun.

*Her gündem maddesiyle ilgili yorum yapmanıza gerek yok. O konuyla ilgilenmiyor olabilirsiniz, o konuda yapacak bir yorumunuz olmayabilir. Herkesin farklı gündemleri ve önem sıraları olmalıdır. Başkalarının sizin gündeminizi belirlemesine izin vermeyin. Çünkü bu genellikle bir konuda zorlama yorumlar yapma hastalığının en büyük sebebidir. Bırakın başkaları önemli buldukları konuda konuşsun, siz kendi önemli bulduklarınızı konuşun. Her viral olana yetişmeye çalışmak hem gereksiz yorgunluğa hem de zamanınızı boşa harcamanıza neden olur.

*Önceki maddeyle bağlantılı olarak, her şeyi biliyormuş numarası yapmayın. Ya da her şeyde uzmanmış gibi davranmayın. Rezil olursunuz ve farkına bile varmazsınız bunun. Gerçekten o konuyla ilgilenenlere sorun, öğrenmeye çalışın. Bir şeyleri öğrenmek uzman numarası yapmaktan çok daha kolay ve sizin için çok daha faydalıdır.

*Herkesin her konudaki yorumunu sizinle paylaşması gibi bir zorunluluğu da yok. Bazı insanlar kimi konularla temel bir seviyede ilgilenirler ya da sadece ilgilenirler, yorumlarını kendilerine saklarlar. Bu gayet doğal bir şeydir. Bir kişinin bir konu hakkında sessiz kalması onun bir şeyler bilmediği anlamına da gelmez her zaman. Sizden fazla biliyor ama konuşmak istemiyor da olabilir. Bu yüzden dikkatli olun.

*Yanlışlarınız olabilir. Yanlış bir bilgi edinmiş ya da yanlış yorum yapmış olabilirsiniz. Çünkü insansınız. Bu yüzden birisi sizin yanlışınızı gösterdiği zaman delirip saçmalamayın, düzgünce teşekkür edip yanlışınızı düzeltin. Çünkü, az önce dediğim gibi, siz bir insansınız. Öyle kalmaya çalışın.

*Gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsanız kendinizi tek taraflı beslemeyin. Bilgiye erişim kaynaklarınızda çeşitlilik olsun, farklı yorumlarla karşılaşmaya zorlayın kendinizi. İnsanları yargılamaktan ve sizden farklı yorum yapan herkese saldırıp dalga geçmekten vazgeçin. Kişisel görüşüm bunu yapan insanların tamamının kendi fikirlerine ve yorumlarına güvenmedikleri yönünde ve yaptığım deneyler de bunu doğruluyor.

* * *

Özetlemek gerekirse; kendiniz olun ve bunun asla utanılacak ya da çekinilecek bir şey olduğu düşüncesine kapılmayın. Yukarıda bahsettiklerimi yapan insanların büyük kısmı kendileri olmaktan utandıkları veya olmaktan zevk alacakları insan olurlarsa kimsenin onları sevmeyeceğini düşündükleri için bunları yapıyor. Yapmayın, kendiniz olun ve bundan keyif alın. Dünyada 7 milyardan fazla insan var ve kendinizi sadece sizin birkaç şey hakkındaki görüşleriniz için sizi seven ve asıl zevk aldıklarınızdan bahsettiğinizde sizden uzaklaşacak insanlarla sınırlamayın. Hayatınızdan zevk alın, mutlaka o zevkleri sizinle paylaşan birileri çıkacaktır karşınıza. Ama siz kendinizi o yukarıda bahsetiğim tipler daha çok sevsin diye değişmeye zorlarsanız sizin için her şey daha da zor ve can sıkıcı olur.